16 Eylül 2010

Kalp Notları: Gölgeler

Şuan belki de ilk defa içimdekileri cümlelere dökmeyeceğim. Bundan sonra saklamak istiyorum. Mürekkebi bitmek üzere olan kalemler gibiyim. Salladıkça ve o ısıttıkça hayata geri dönebiliyorum.. Bedenimin dokunduğu herşey, dört duvar arasında yıllarını kan kusa kusa içmek kadar azap dolu. Demir prangalar katılmış her bir yanıma, karşımda duran açık valizin geçiciliği kadar hiçim şuan anda. Bu yağmur altında saatlerce ıslanmak ya da deniz kenarında ruhunu soyup rüzgara sarılmak değil..Çok farklı bu sefer.. Gölgeler var  yanıbaşımda bir sürü, hepsinde gölgesi olduğu şeyin asaleti var. Ne kadar ışığa minnet duysa da, onu ışık yaratsa bile, ona gölgesini veren başbaşka bir şey. .

Odamdaki her şeyin sabitliği ve sadece göründüğü gibi oluşları ne kadar sinir bozucu. Başka bir ses duymak için müzik dinliyorum bu aralar. Sadece başka bir ses, birşeyler söylesin, onun sesi sanayım diye.. Otoban kenarına bırakılmış çöpler kadar günahkar ve suçsuzum. Eski türk filmlerinde kör olmuş adamların kafalarına sarılmış onca bandajın yavaş yavaş açılışını izliyorum sanki, ne doktorum var ne de bekleyenim. Sadece ben merak ediyorum görebilecekmiyim diye, çünkü gözlerim dünyaya değil, sadece sana açılacak..

Yeterince sessiz olursam belki bende cansız olurum, beni de alırlar aralarına belki. Perdeler kadar dik duramasamda yatağımdaki buruşmuş çarşaf olabilirim sanırım..

Şarkının uygun linkini bulamadım ama aşağıdaki linkten seçerek dinleyebilirsiniz

14 Eylül 2010

Kafa Notları: Şişli Etfal

Birileri şuursuzca yatağında dönüyordu. Bir eli yine çarşafı sıkıca kavramış, azıcık daha uzansa dokunacakmış gibi. Saçları yağlanmış, düzensizce şekil almışlar, hani şu suyla yatırıp düzeltmeye çalıştıklarımızdan. Nefesi düzensiz, rüyanın en tatsız yerine denk geldim sanırım. Neyse yavaş yavaş gözlerini açıyor. Günaydın bana..

Güne yatakta uyuşuk kediler gibi başlamayalı uzun zaman olmuştu. Kimse olmayınca evde biraz pikenin ucu biraz yastığın köşesiyle, bir saatten fazladır şımarıklığımla sevişiyorum.   Yataktan aşağıya ayaklarımı sallandırınca aklıma hep banyoya gitme fikri gelir. Çıplak ayaklarımın fayans üzerine bıraktığı yapışık çekicilik, sabah mamurluğunda keyfimi daha da artırıyor. Böyle bir zamanda hep bir el vardır, saçlarımı karıştıracak, durum değerlendirmesi yapacak. Odama geri döndüğümde hemen (lisa ekdahl - vem vet) parçasını açarak tavandaki belirsiz beyazlığa doğru  minik gülücükler bıraktım. Mutfağa doğru keyifli adımlarla yol alırken acaba ne yapsam diye düşündüm. Sonrasında çok fazla özenmeden klasik bir türk kahvaltısı yaptım ve evden çıktım. Dolmuş beklerken gördüğüm iki kimsesiz inek, ( biri sütaş reklamından kaçmış olabilir ) evet ciddiyim başlarında hiç kimse yoktu. Sabah sporundan dönen yaşlı bir çift gibiydiler. Günümüz istiklal caddesinde dinozorların tur atması gibi bir tat bıraktılar üzerimde. Çetrefilli yollardan ulaşılan taksim ve sonrasında kimsesiz bir levent evinin verdiği hüsranı, açlık duygusuyla bastırarak Şişli Etfal in yolunu tuttuk. Binayı ilk gördüğümde içimden ne büyük bir cansızlık diye geçirdim. Osmanbey in olanca yoğunluğunun arasında saklanmış, insan ruhunun umutsuz salınımları eşliğinde parlayan, soğuk, gri bina..

Ziyaretçi girişinden binaya girdiğimde. Gözüme ilk duvarlar çarptı. Çok soluktular, sanki yıllarca nefes almaktan yorulmuşlar gibi, çok acı çekmişler, çok acı görmüşler.. Ama duvarlar insan siluetleri arasında kalan bir fondu sadece, önündeki tabloda ise canlı bedenler oynuyordu. Belki tarihin en hüzünlü, en dramatik oyunuydu bu.. Koridorlar arasında hızla ilerlerken hafif başımı çevirdiğimde gördüğüm doktor kuyruğu, insan direncinin umutsuzluğa karıştırılıp, çekilen acının sarı duvarlara yazılması kadar hayali ve hüzünlüydü.. Üst katlara çıktıkça azalan insan sayısı, onların yüzlerine bakmam için bana gerekli cesareti sağladı. Gözlerinde hep en olumsuz durumun bulanıklığı var, ayakları saatlerce beklemekten usanmış yerlere kapanmakta, kolları ise başka birine sarılamayacak kadar korkak ve güçsüz.. Yoğun bakım ünitesinde çok fazla umut dolaşmıyor, hemşireler, hasta yakınları sadece cevap istiyorlar ya da dileniyorlar.. Bir tek bakış, bir derin nefes ve ufacık bir gülümseme için dileniyorlar.. Yoğum bakım ünitesinin kapıları genelde kapalı ama hastayı uzaktan görmek için 15-20 saniyeliğine açtıklarında, orada olan altı hastanın hepsine tek tek bakma fırsatı buldum.  Kim bilir gün ışığının o göz kamaştıran ıssızlığında, beyinlerindeki son şuur damlalarını kullanarak, sevdiklerini bir daha görebilmeyi diliyorlardır. Kapılar kapanırken sanki ölümle yaşam arasındaki çizginin şimdilik doğru tarafındaymışım gibi hissettim. Hastaneden ayrılırken geri dönüp bakmadım, hiçbir insanın yüzüne de bakamadım sadece kaçtım..


Bugün bir kez daha fark edildi yapışkan gerçekler, yine her zaman ki gibi izler bıraktı, izler sildi tek başına..



12 Eylül 2010

Yol Notları: Kesik Çizgiler

Daha yolculuğun başında yanım, tam bir beyefendi olan amcanın izmit de ineceğini  söylemesi, o indikten sonra istanbul a gidene kadar bir yolculuk yazısı yazabileceğim fikrini, beynimde aydınlattı. Nitekim o indikten sonra hemen laptobumu çıkarıp sınırlı sarj süresini en verimli şekilde kullanmak için zihnimi ve parmaklarımı çalıştırmaya başladım.

Otobüsler, düşünmek ve yanınızdaki, önünüzdeki insanların karakterlerini analiz etme açısından harika bir ortamdır. Bende bu  konuda oldukça istekli olunca ortaya güzel kareler çıktı. İlk önce çapraz ön koltukta oturan ( az önce önümdeki koltuğa geçti ) adamdan başlamak istiyorum. Kendisi sınırlı bilgisiyle bilirkişilik yapan tipik yurdum el feneri insanı, sadece kendisini aydınlatıyor. Saat başı bu saatte şurda olmalıydık çok gerideyiz, bu adam neden yavaş sürüyor, aa hanım bak burası çokbilmişler köyü ben burda doğdum gibi cümleler kurmadan sakinleşmiyor bu insan. Şimdi bakınca şöyle ensesine vurmak istedim ama neyse. Yanımda, kolidorun karşı tarafında oturan pembe tshirt beyaz kot pantolunlu apaçi gencimiz ise biraz sessiz ve pek ne yapacağını bilmeyen biri. Genelde uzaklara bakıyor ya da number one da rihanna ve beyonce kliplerini izliyor. Kesin bir sevgilisi vardır ama kliplerdeki kızları düşünerek de ne kadar boş bir insan olduğunu düşünüyordur. Az öncede bu çocuk ne yapıyor, otobüste yazı mı yazılır bakışı aterken beyaz çakma armani kemerini ve yine pembe yeleğinide görme şansım oldu. Memleketimin tipik erkeği, bi kırtasiyeden alınmış güneş gözlüğü yok bi de şu telefonun sesini kapatmayı unutmasaydı apaçi milli marşını duyup kendini tescillendirmeyecekti. Neyse amma konuştuk onu şimdi sıra şöfere geldi. Bir ara uyumaması için muavinle birlikte bir elinde direksiyonu tutarken diğer eliyle, el şakaları yapmaya başlayınca ve araba o sırada boş yolda sağ sol yapınca, Allah ım sana geliyoruz dedim. Yol boyunca bütün hit parçaları yüksek volumde dinlediği için ve gece saat 5 de beni Demet Akalın- Çanta şarkısıyla uyandırdığı için kendisine ne kadar minnettar kaldığımı inmeden söyleyeceğim. Bir de saat başı saçma saçma molalar vererek aslında sigara içmek için kendine fırsat yarattığını, bunu bütün yolcuların anladığını da ona söylemeliyim. Gelelim yolculuğun baş karakterine diyecekken, şöförün kuş sesiyle çalan telefonunu açması beni benden aldı çok farklı yerlere getirdi diyebilirim. Neyse son analizim ise yanımdaki baştada söylediğim, son derece beyefendi ton ton amcam. Yolculuğa başlarken iyi yolculuklar evladım demesi, bende kısa süreli şaşkınlığa neden oldu, ben yanımdakilerle muhabbet ederdim ama hiç iyi yolculuklar demezdim. Ayrıca amcanın ses konunun Tuncay Kurtiz gibi olması müthiş bir şey. İlk kez yolculuk da birinin meraklı sorularına tutulmadığım gibi amcanın sesini duymak için efden püfden konular açtım. Bütün gece toplasan 1-2 saat uyumuştur zaten sonrasında kendisininde eski bir otobüs şöförü olduğunu söylemesi, yolu bu kadar çok neden takip ediyor soruma cevap oldu. Az önce vedalaştık kendisiyle, bu yolcululukta baş rol oyuncum oldu. Umarım huzurlu bir yaşamı olur..
Şimdi biraz da kendimden söz edeyim. İlk bir saati terminalden alınan gazeteyi didik didik ederek doldurdum. Bu iyi bir hamledir, ayrıldığınız şehrin hüznü yaklaşık bir saatte geçer. Geri kalan zamanda gideceğiniz şehir de olacaklara kafa yorarsınız genelde. Tabi arkada gözü yaşlı bir sevgili ya da bir anne bırakmadıysanız. Sonrasında iki gündür bağırsaklarımda olan rahatsızlık biraz huzurum kaçırsada ilk molada yerini eski keyfime bıraktı. Son sayfalarını otobüse sakladığım Nietzsche Ağladığında kitabım ve giderayak mp3 üme attığım rastgele 3 albüm gece yarısına kadar gelmemi sağladı. Otobüs yolculuklarının en zevkli anlarıda o zaman başlıyor. Günün yorgunulu, yoldaki ufak taşların salladığı otobüs ve söför radyosunun sesi beni yavaş yavaş uykuya sevk ediyor. Fakat nasıl bir uyku, bilincim açık, göz kapaklarım küçük çocuk mızmızlığında kapanıyor .Düşüncelerim, bir şişe viski içtikten sonra kışın soğuğunda çırıl çıplak koşmak gibi arsız, özgür ve güçlü..  O kadar net ve derinki kollarıma attığım çizikler gibi önce duygularımı kızartıp sonra kalp atışlarımı kabarttıyor. Benim için müthiş saatlerdi.. Daha sonra radyodan ulusoy kızının sesini duyunca kendime geldim. Gece yolculuklarında molaların ayrı bir önemi vardır bende. Hiç bilmediğin bir yerde karanlığın üstüne çökmüs sönük bir tabelanın altında, rüzgarın ve soğuğun içime işlemesi kadar güzel bir şey yok. Düşünceler kilitleniyor, bir dağın zirvesinde sadece zirvede olmanın verdiği mutlulukla hayata tutunan dağcının beyninde hissediyorum kendimi. Koltuğuma geri döndüğümde kısa süreli geri dönme planları  yapsamda, hayatın  verdiği sorumluluğun gençliğime kelepçelediği istanbul , beni kendine çekmeyi başarıyor tekrar.. Bir ara bastıran yağmur, otobüsün ön camında, haşlanmış patetesin üzerine atılmış tuz tanecikleri gibi terleme hissi yaratıyor. Bu sırada çalan Candan Erçetin den Yalan şarkısı belki de o dar camdan görünen yolun kesik çizgilerin üstünde oynadığımız hayat oyununun en güzel şarkısı gibi geliyor size. Sadece su, sadece ben, sadece senden ibaretmiş sanki hayat..
Vakit geçirmek için müzik dinleyeceksem, playlist e sondan başlarım hep daha çok şarkı bulurum dinlenecek. Bu yöntem,  şımarık saniyeler arasına sıkışan, sabahın ilk ışıkları altında daha manalı bir havaya bürünsede. Yol yorgunluğu kendini göstermeye başlamıştı. Tam bu sırada görülen istanbul tabelasında yazan 459 km tüm moralimi sömürmeye yetti. (Suan boğaz   köprüsünü geçiyorum. İstanbul a bir selam verip geliyorum..) neyse 1 saatlik uykumda yeterli miktarda yolu yanık lastik sosunda yiyebilmiştik. Sabah molalarınıda severim. Bir tost, bir bardak çay(taze demlenmiş bu sefer) ve sıcak sıcak yeni gelmiş günün gazetesi ile birkaç sarhoş düşünceyi birleştirerek pirefabrik bir pazar sabahı kahvaltısı oluşturabilirsiniz yarım saatliğine. Sonrasında İzmit de yanımdaki tatlı amcam iniyor. Ben de laptobu kaptığım gibi kuruluyorum köşeme ve başlıyorum, kesik çizgilerin simetrik şekline çomak sokmaya..
Çoğu zaman hayallerim arasında özgürce dolaşdı, belliki sonsuz yeşil kırlarımı bulmuştu.. Küçücük bedeninde uçuşan eteğinle, sevgiyi hatırlatan her bakışınla ve kokunu alamadığım her anımda  yanımda olan yolculuk perisine teşekkürler. Kendisinin bu yazının arasında saklamasına izin verdim. Belki bir gün kocaman cümlelerle yeniden geliriz dünya ya..

Yol Şarkılarım..

9 Eylül 2010

Mim Notları: Hayallik Hediyeler



Blogger saçma bir tutukluk içine girince imdadıma word koştu. Ben böyle boş zamanlarımda kendime hayaller havuzu yaratıp saatlerce içinde yüzerim. Sevgilimden nasıl bir sürpriz yapmasını isterdim sorusuna da bu anlarda cevap verdiğim olmuştur ama biraz doğaçlama davranarak şuan kalp atışlarıma güzel bir ahenk getirecek şeyleri yazmak istiyorum. Bu cümleye başlarkenki sessizlik yerini yağmurun dansına birakması azıcık etkilesede yine hayallerimin bana özgü süsünü bozmak istemiyorum.

Şimdi olay şöyle başlıyor; dışarda tabiat ana yeryüzünde cüm canlılara küfredercesine tüm yağmur damlalarını dünyaya yolluyor. Bende kulağım da hafif bir müzik (arco-lullaby) kitabımı okurken her sayfa çevirişimde yağmurun söyleşisine ücrezsiz davetiyelerle katılıyorum.  Yatağa uzanmışım ve laptobumda senin fotoğrafın açık, arada kaçamak bakışlar atmayı seviyorum sana. Derin nefesler alıp aldığım oksijen oranını  seninle özleştiriyorum.  Bu sırada masanın üzerinden ahşapla sevişen telefonumda ondan bir mesaj beliriyor.  Mesaj ;  “Benimle ıslanırmısın? Not: Bir saat sonra başladığımız yerde.” Heyecandan 3-4 defa okuyorum mesajı  ve gerçeklik ile heyecan arasında ritmini kaybetmiş bir kalbe hükmediyorum, hazırlanıp saatin yaklaşmasını bekliyorum. Başladığımız yer zira bana 10 dk uzaklıkta ama ona biraz uzak, evden yeni çıkmış olmalı. Geçen sürede hızlanan yağmura bakamıyorum, mesajdan sonra bakışlarımla kirletmek niyetinde değilim yağmuru.  Bir taksiyle oraya vardığımda onsuz ıslanmaya başlamamak için çabucak kendime sığınacak bir yer buluyorum. Genelde biraz erken giderim buluşmalara. Galiba oda bunu bildiğinden 1-2 dk sonra taksiden indiğini görüyorum.  Hızlı adımlarla ona doğru yürürken,  içimden ona söylediğim bütün sevgi sözcüklerini tekrarlıyorum ve sonrasında, yeni doğan bir bebeğe sarılan anne gibi sarılıyoruz birbirimize. Aramıza giremeyen yağmur damlalarının kızgınlığından olsa gerek bir dakikada sırılsıklam oluyoruz ama pes etmiyoruz, yavaşca yürüyüp birbirimizin gözlerine bakarken yüzümüzdeki gülüğün güzelliğini merak ediyoruz. Oturacak bir yer buluyoruz, zaten çok da kafa yormuyoruz zira hayat önceliğini biraz önce kaybetti. Zamanın sancıları arasında hissediğimiz tek şey, yağmurun bedenimize kazıdğı aşkımız. Dudaklarımız, tenlerimiz arasındaki evlilikten doğan ikiz bebekler gibi birbirinden hiç ayrılmıyor. Üşüyoruz, üşüdükçe daha sıkı sarılıyoruz birbirimize. Ayrı bedenlerdeki tek ruhun şımarıklığında saatler geçiriyoruz..

Biz zaten aynı şeyleri istiyorduk,
o gün bana hediye ettiği nefesi en güzel hediyemdi..



Celly e mimlediğinden dolayı teşekkürler

7 Eylül 2010

Kafa Notları: Çağlar Arasında

Çağlar arası yolculuktu dün gece yaşananlar. Uzun süre nefes aldıktan sonra bir kaç önemli hatıra ile bitirmekti hayatını, öldükten sonra zihnime yapılan kazılarla yavaşça gün yüzüne çıkıyor yaşadıklarım. Çok anlamlı olmasa da etkilendiğim doğru, yatmadan önce okumam gereken son şeyi okuyunca, yatak da göz kapaklarımda dolaşan peri tozlarının aslında şeytanın bilincime sürdüğü acı sanrılardan ibaret olduğunu anladım. Zamanın akıp gitmesi önemli değildi her zaman örtündüğüm mavi pikenin altında artık duramazdım, başka bir şeyler gerekiyordu ama ne? Dualar ettim kafamın içinden çıksın diye çünkü düşüncelerim günahlar kıyısında ufak bir şarapçıda sabahlıyordu. Hem zevk alıyor hem de azabın hazırladığı mezeleri tadıyordum. Sonrasında birazcık sızmışım tekrar uyandığımda bir elim çarşafı sıkıca tutuyordu. Yalnız uyurken insan bedenine en yakın olan varlıktan olsa gerek, istemeden sıkıca sarılası geliyor insanın. Biraz terlemiştim, böyle zamanlarda insanın zihnindekileri gecenin ve denizin siyahına yedirebileceği bir balkonu olması ne kadar güzel. Yıldızlar, karanlığın içine düşmüş sessizliği, gökyüzüne kafa tutmuş yumruklarıma krem gibi sürerken yerden ne kadar yüksek olduğumu ya ne kadar yükseleceğimi hesaplama derdine düştüm. Çok geçmedi bu sefer göz kapaklarıma kaygılarım oturdu ben de tekrar yatağa döndüm. Sanırım bir saat kadar sonra gördüğüm rüya yüzünden uyandım. Çok hatırlayan birisi değilimdir rüyalarımı, gün içinde düşünebileceğim bir şey olduğunda yarım yarım hatırlayabiliyorum. Bu sefer biraz farklı oldu, sıyırılan gecenin son saatlerinde bir çok duanın da sustuğu anlarda belki de yaşayabileceğim en iyi yerdi rüyam. Hafızamı zorlayarak bir şeyler çıkarmaya başladım. Eski zamanlarda yaşıyordum, eski bir çiftlik evim, bir ineğim, bir köpeğim ve bir de tavşanım vardı. İki küçük kızım ve her zaman işi başından aşkın güzel bir eşim bana eşlik ediyordu. Herkesin belli görevleri olduğu, çoğu akşam pişen aynı yemeğe, her seferinde farkı umutların katıldığı, kızlarımın küçücük ellerini öperken annelerine attığım o minnet bakışı, en iyi betimlemelerin zihnimde canlandırabileceği her noktayı tek tek işgal etti. Rüyalarım biraz  Tarantino'nun filmlerine benziyor. Yoğunca karakter tanımlamalarından sonra tek bir detayın atlanmadığı karmaşıklığın, alüminyum kağıtlar gibi düzelttiği sahneler.. Biraz daha ağır nefes almaya başlayınca ve sessizlik başınıza bela olmaya başladığında ise ya yastığınızı  daha önce hiç kullanmadığınız bir şekilde başınıza servis edin ya da kendi nefesinizi Buddha dan bir şarkı çalıyormuş gibi dinleyin. Son olarak  gözlerim kapandığında, odamdaki aydınlık, dip boyası gelmiş çakma esmerler gibi kendini gösteriyordu..
Öğlene doğru askerlik işlerini halletmek için evden çıktığımda yanıma mp3 ümü almayı unutmadım, rastgele play tuşuna bastığımda kulağıma gelen Zakk Wylde in sesini özlediğimi fark etmek güzel bir histi. Yaklaşık 10 gün önce  kusana kadar dinledikten sonra bir daha uzun süre dinleyeceğimi düşünmüyordum. Askerlik şubesine varınca insanda istemeden bir heyecan, bir dik duruş, bir yaka paça düzeni oluşuyor. Fakat içeri girip memur amcanın Ebru Gündeş dinlediğini duyduktan sonra biraz rahatladım. Sıram gelene kadar etrafa biraz bakındığımda,  başklarının dosyayla geldiklerini görünce, elimdeki tek kağıda olan güvenin iyice azaldı. Sonuç olarak da yetersiz bulunan kağıdım ve ben geri gönderildim. Biraz İTÜ ye biraz da askerlik şubesine serzenişte bulunarak uzaklaştım oradan. Hafif bir çarşı turundan sonra  eve geri dönüş kararıma ufak bir yağmur damlası eşlik edince, çabucak bir yağmur duası eşliğinde eve  doğru yürümeye başladım. Attığım her adımda daha da hızlandığı izlemine kapıldığım yağmur damlaları, çok geçmeden ıslaklığım ile başkaları tarafından deli mi bu dedikoduları arasına usulca yerleştirilmeme neden oldu. Saçlarımın ucundan süzülerek kendini boşluğa bırakan bütün damlaları, yere düştüğünde tüm o ıslaklığa karışacağını bildiğim halde, bir parçanmış gibi sevdim. Yağmurun en güzel yani tüm canlılara hatta cansızlara eşit davranması ve birçok duygunun içinde saklanabiliyor olması. Ağlamadım, ağlasaydım göz yaşlarım damlalara karışıp yok alacaktı, yok olmasın, sana karışsın istedim.. Yaşadığım duygusallık, paragraflar arasına sığdırılmış psişik cümlelerden ibaret. İçimdeki utangaçlığı yazıların arkasında tatmin edebiliyorum. Belki fazlası her zaman zarar oldu ama azı da her zaman yanak şişkinliği yaptı bende. Eve geldiğimde elbiselerle birlikte ağırlaşmış derimi, hiç bir kıyafetin içine sığdıramayacağımı düşündüğümden olsa gerek belli bir süre çıplaklığı tercih ettim. Böyle zamanlarda bedenimi ruhummuş gibi hissederim, nedense bu duygu her zaman iyi gelmiştir bana.. 
Son günlerde zamanı günlere, saatlere ve ya başka bir şeye bölme taraftarı değilim. Bununda insan zihnini kalıplara oturtma çalışmalarından biri olduğuna eminim. Ben sadece çağlar arasından yaşamayı kabullenebilirim galiba. Biraz uzun bir yazı oldu. Sabredip bu satırları okuyanları, bu yazıyı yazarken yanımdaymış gibi hayal edeceğim. Bide son olarak kafa notlarıma inanmayanlara kalpten bir notum olacak; hoşça kal..


And who by fire, who by water,
who in the sunshine, who in the night time,
who by high ordeal, who by common trial,
who in your merry merry month of may,
who by very slow decay,
and who shall I say is calling?
And who in her lonely slip, who by barbiturate,
who in these realms of love, who by something blunt,
and who by avalanche, who by powder,
who for his greed, who for his hunger,
and who shall I say is calling?

And who by brave assent, who by accident,
who in solitude, who in this mirror,
who by his lady's command, who by his own hand,
who in mortal chains, who in power,
and who shall I say is calling?

Hızımı alamadım

Related Posts with Thumbnails