Ne zamanın ne de vurgunun önemi
var, benim cümlemin içerisinde. Dışarıda kendini boşluğa bırakmış damlaların
bile hesabını tutamıyorsam, neden hep yanlış taraftayım diye bağırası geliyor insanın.
Tamam planlarımın hezimetinden ben sorumluyum ama tekil olanı lanetlediğimiz
bir dünyanın, çoğul olmaya zorlanmış beden yığınlarına tahammülüm azalıyor.
Sadece terse adım atmaya çalışırken yediğimiz tokatın etkisiyle fark etmeye başladığımız
bireysel hastalığımız, kıssadan hisse olarak damarlarımıza verilirse, biraz
olsun iyi niyete tahammülüm artar diye düşünüyorum. Zira karşımdaki bütüne,
paramparça olacakmış gibi bakıp kalıntıları arasında canlı aramak fazlaca zaman
alıyor. Gece uyumadan önce bugün neler yaptım sorgusuna girenler varsa
yazdıklarımı okumaya devam etsin, diğerleri asılı kaldığınız hava da karnını şişirmeyi
mesele sayabilir. Bize karanlıkta görünen ve ne tür bir döngünün parçası olduğunu
asla kavrayamadığımız sıkıntılar ile canımızı sıkmayı başarıyor olmamız sadece
nedenlerle kısıtlanamaz. Nefrete buladığımız ve her saniye terk edip gitmeye
dilendiğimiz ego parçacıklarının üstüne diken niyetine oturuyoruz. Birisi dışarıdan
elini uzatsa bulaşık zihnin, dengesiz hallerini müzikle tıkayabiliyoruz. Ama
siyaha adanan ve tavana bakarak aldığın karaların kaç tanesi açtığın
avuçlarında gezinip dudağına ulaşıyor hesapladın mı? Sanırım aramızda utanmaz
olan yok! Biraz sınır, neyin arkasında durduğumuzu göstermese ömrümüz vicdanın
altında geçecek. Madem bedenimize karanlıkta dönüyoruz, gün boyu kaptırdığımız
ve kapıldığımız şeylerin listesini yapsak ne kadar deli oluruz? Çözümsüz insan
kusurlarına bizi alıştıran kendimiz değilsek çok fazla düşman var demektir.
Geceler neye çare bilinmez ama gökyüzüne bakanlara boy aynası olduğu kesin..
16 Ekim 2011
19 Eylül 2011
Adam Asmaca
Günler geçtikçe artan özgürlüğüme
yeni evim de eklenince neşeli günler beni bekliyor diye seviniyordum ki
girdiğim buhranların arasından zor kurtardım kendimi. Özgürlük derken yanlış
anlaşılmasın. Bedeni beyinle karıştırıp düşündüğünü yapabilme yetisini özürlük
olarak tanımlıyorum bu aralar. İnsan merkeze aldığında kendini deniz feneri
gibi dikiliyor istekleri karşısına. Nereyi aydınlattığını görmeden ve aslında
zayıf cesaretinin kaybolmasına izin vermeden sadece seyrediyorsun kendini. Her
şeyin ilk adımdan ibaret olduğunu söyleyenler, ne kadar büyük bir yalana hizmet
ettiklerinin farkında değiller. Düzenden çıkardığında hayatını ne yöne
saptığının önemi yok. Beynin bilinçsizce komplo teorileri üretiyor kendini siper
ettiğin büyümemiş saplantılarına. Bunun içinde oyun oynamaktan mutlu ve bir o
kadar da deli ruh haline sahipseniz daha derin nefes almaya başlıyorsunuz.
Sıkılınca birleştirdiğin dudaklarınla kocaman cümleler kurup, şaşırınca da geriye
bakıp bir daha dönmeyeceğine yemin ediyorsun. Senin sokulduğun ve soktuğun
yerden çıkamama gibi bir olasılığın yok ne de olsa..
Yerden yüksekliğimi ölçmeden bir
elim cebimde düşme korkusuyla oynuyorum. Tamam çok derinlere indikçe
karışıyorum ama sabitini bulamamış biri
olarak asla kendimi asmıyorum. Bir taşın altında ya da omuzuma dokunan bir elin şaşkınlığı
arasında gelip gidiyor iyi niyetim. Kendimi model olarak sunduğum görseller,
zıtlık yarışındalar adeta. Sorgulamadan gündeme aldığım ve yargılayıp
hayatımdan çıkarmadığım onca şey var ki artık ortalığı toplamanın vakti geldi
de geçiyor. Ayrıntılara olan bağımlılığımı dizginlediğimde şeffaf bedenleri
parçalamaya başlayacağım. Benim gerçekle işim bitmek üzere, çemberi büyütmekle
daraltmak arasında ki tek fark korkularım. Oysa senelerdir onların üzerinde yaşıyorum.
Bu aralar sırtını dönüp gitmek ve gökyüzüne bakıp sırıtarak motivasyon
depolamak modaya, sürüye karışıp tasalardan kurtulalım. Şimdi hep beraber derin
bir nefes alıp istemediğimiz her şeye küselim. Kim bilir belki evrenle aramızı
düzeltiriz..
İyi geceler.
6 Eylül 2011
Müzik Notları: Ne Dinliyor?-1
Lissie
Signer-songwriter,
indie folk
Album: Catching
a Tiger
Sahne ismi olarak Lissie ile
bilinen Lissie Maurus (21 Kasım 1982 doğumlu), amerikalı bir folk rock
sanatçısı. Dokuz yaşında Annie müzikalinde başrol oynayarak müziğe erken yaşta
adım attı. Lise yıllarını bir sürü olumsuz olaylarla karşılaşan Lissie,
Colorado State Üniversitesi’nde iki yıl geçirdi. Bu süreç içerisinde şehrin
müzik altyapısını çok iyi kullanarak bir çok müzisyenle tanıştı. O dönem
Amerika’nın gözde dizileri The OC, Veronica Mars, Wildfire gibi dizilerde “All
My Life” şarkısının kullanılmasıyla yavaş yavaş göze çarpmaya başlayan Lissie, 2008 yılında myspace yüklediği şarkıları dinleyen Lenny Kravitz, onu Love
Revolution Tour’ın açılışına davet etti. Daha sonra aynı yıl içinde DJ Morgan
ile beraber yazdıkları “The Longest Road” şarkısı, Billboard Hot Dance Club
listesine girmeyi başardı. 2009 yılında Band of Horses grubundan Bill Reynolds
tarafından hazırlanan “Why you runnin” albümünde yer aldı. 2010 yılının başında
Sony Music UK Columbia Records ile anlaşma imzalayan Lissie, o yıl ilk albümü
“Catching a Tiger” yayımladı. Albümün ilk single ı “In Sleep”, Q dergisi
tarafından “Track of The Day” ödülünü kazandı. Bu ödülle beraber İngiltere
piyasasında ismini duyurmaya başlayan Lissie, ikinci single ı “When I’m Alone”,
iTunes UK tarafından yılın en iyi şarkısı seçildi. Albümünde yer alan “Little
Lovin”, FX’de yayınlanan Justified dizisinin 2. Sezon promosyonunda kullanıldı.
Şimdilerde 2011 sonunda çıkartacağı yeni albümü “Fallen Empires” kayıtlarına devam etmekte.
Lissie’i daha da yakından
tanımak isteyenler http://www.spinner.com/2010/03/03/sxsw-2010-lissie/
bu adresten verdiği röportajı okuyabilirler.
Dub FX
Beatbox, dub,
reggae
Album:
Everything A Ripple
Gerçek adı Benjamin Stanford
olan Dub FX, Avustraylya’nın Melbourne şehrinde büyümüş dünya çapında bir sokak
sanatçısı. Yaptığı müzik Avustralya sınırlarını zorlamaya başlayınca rotasını
Avrupa’ya çevirir. İlk başlarda kendini Twitch adlı bir grubun içinde bulsa da,
sokaktaki özgürlüğü ve olağanüstü yeteneği ona kendi yolunda gitmesi
gerektiğini söylüyordu. Nitekim onu bu derece ünlü olmasını sağlayan, efekt
pedalları yardımıyla sesini ve eşsiz yaratıcılığını kullanarak canlı müzik
yapması oldu. Onu dinlerken müziğinde sokaktan gelen asiliğin ve özürlüğün
izlerini fark edebilirsiniz.
Avrupa’daki ilk durağı
Standford gezisi sırasında tanıştığı Shophana Sadia (şimdilerde nişanlısı) ile
beraber göçebe hayatına devam eden Dub FX, dinleyicileri ile ilk buluşmasını
Manchester de yapar. Performansları Sadia tarafından CD’lere kaydedilip
konserleri sırasında satışa sunuluyordu. Özellikle “Everythinks A Ripple”,”Flow
and Wanderin Love” ve “Time Will Tell” şarkıları bu sayede sokaklarda ününün
artmasına yardımcı oldu. 2010 yılına geldiğimizde Dub FX, Melbourne merkezli
müzik yapımcısı Sirius ile beraber çalışarak “A Crossworlds” adında 17 parçalık
bir albüm hazırladı. Aynı yılın sonunda Dub FX ilk stüdyo albümü olan Everythink
A Ripple’ı bitirdi. Albümdeki bütün sesleri Roland effects ve loop pedal
kullanarak kendisi üreten Dub FX, bir bakıma kişisel resitalini bizlere sunmuş
oldu.
22 Ağustos 2011
Kir
Hangi güzelliğin sonuna saklandığını bilmiyorum ya da neyi benden daha fazla hak ettiğini. Aslına bakarsan şu saatten sonra umrumda da değil. Sinyalini verip yanımdan hızlıca geçen hayatın peşine takılacak kadar yakıtım var. Gittiğim yerden terk edildiğim şehre kadar santim başına düşen acıların üstünden geçiyorum. Her şeyin arkasına kirlettiğim düşüncelerimi yapıştırdım bile. Bitmek bilmeyen isteklerimi, her zaman daha fazlasına esir eden gelgitlerime ruhsal hal demeye zorlanıyorum alçak bir boyacı yüzünden. Somut değerleri isimsiz anmaya gayret ediyorum. Bir çoğu bedenime sürünen geçici sıvılardan daha anlamlı değil. Bıraktıkları lekeleri sıra dönüştüren temiz yüzlü izlenimlere inat daha fazla kirli gözükmek istiyorum. Sayısını bilmediğim gerçek arkadaşlarımın gözlerine ama gözlerinden en derinlerine çıplak çıplak bakabilmeyi istiyorum. Toplum beni daha fazla sindirmeden, kendi kamburuma basıp eğrinin doğru yüzünü doğurmak istiyorum. Bana hitap edileni değil, sırtımı döndüğüm geçmişin hatrına, yüzüme vuran rüzgarın izlerini geri istiyorum. Her gece ayrı bir kaçış planına gözlerim yorgun düşerken, her sabah, neşeli uyanmaya niyetli orospu yeminleri dudağımdan döküyorum..
Kendime dönük oturdum bu gece,
içsek iyi olmaz mı?
15 Ağustos 2011
Arka Bahçe
Neresinden dokunabilirim bilmiyorum. Süreç içerisinde önceliklerimizi kasaba meydanına dönüştüren ve etrafına kurdukları gölün ölüm sessizliğinde, kendimizi beklenen sona hazırlayan hallerimiz hiç gerçekçi gelmiyor bana. Daha çok seçme özgürlüğünü kullanan zihinle sırdaş kalbimiz. Duvarlar arasına yerleştirdiği huzuru bulamıyor bir başkasında. Zaman geçtikçe o kadar engel koyuyorlar ki etrafına fark edilmeden içine kadar sızıyor karanlık. Kemiriyor, daraltıyor ama gözünün önüne yerleştirdiği pencereden asla hissettirmiyor. Tercihlerle ilerleyen daha doğrusu yer değiştiren bir hayatımız var. Hikaye, isteyip de elde ettiğimiz ve zihnimize önemini her gün kodladığımız bir olay ile başlıyor. Gücün, farkın ve en önemlisi hayatın içine daldığımızda, doğuştan depresif solunumumuzu bir kenara bırakıyoruz. Seçimle beslenen ve kendi döngüsünü motive eden ortak zihniyete sahip olduğumuz için hemen seçenekler yaratıyoruz kafamızda. Çevre seslere kapatılan ve sadece formaliteye dönüştürülen arkadaş nasihalarını kolayca umursamayıp karar anını, sabırsızlığımızı zorlayarak kendi önümüze koyuyoruz. Kabusunu gördüğümüz kaçan trenin arkasından koşamayacak kadar alternatif ve yıkık bir ruha sahip olduğumuz için gürleyen başarımızın sesine gidiyoruz. Bir kaç müsvetteye karalanmış ünlemli cümleler ya da masaüstüne yerleştirilmiş gülümseten bir fotoğrafa sığdırılmış motivasyonla, sırtımızı arkaya yaslarız ve o ilk anı hafızamıza kazıyarak sonlandırırız tek kişilik gösterimizi..
Belli bir süre yarattığımız boşluğun ve her geçen gün daha da gölgede kalan başarımızın rahatsızlıyla, geçici asosyal krizler yaşamaya başlarız. 30 unda kendi mezarımıza uzanacakmış gibi bakarız, aldırış etmemeye programlı egomuza. Sonunda elimizde kalacak olan alçağa bilinçsizce sarılma sendromu, kollarımızı geçici bedenlere bırakır. Düşünmeyi geride bıraktığımızda ve başka bir kalp bulduğumuzda sesini duyama bileceğimiz, zamanın fazlalıklarından kabuğuna dönerek uzaklaşmaya başlar beden. Canını yakana duyduğun saygıyı, güçlü olmaya çalışan çocuğun, sütle kandırılması kadar saf cümlelere emanet ettiğinden, başka gürültülere kapalıdır kulakların. Alışkanlık ve acı eşiğini geçtiğinde hissizleşen, rutinleşen bakışlarımızı saklamaya başlarız. Hep ona kırıştırdığımız göz altı çizgilerimiz de aslında düşerken işlediğimiz korkuya aittir. Zamanlamalar ve kaçışlar konusunda usta olup çıktığımız, kimsenin bizi sorgulamasına izin dahi vermediğimiz, geçmişi unutup geleceği endişe etmeden yaşamaya programladığımız kum taneleri, akıp gider. Arada sırada sahile vurur gözden kaçanlar. Temiz bir sayfaya yıllanmış kurşun kalemle bırakılan izler, gün batımında göz yaşlarımızın üzerine bırakılsa da, arka bahçemiz her zaman hayata bir adım uzaklıktadır..
Gün gelir dönmeye başlayan başımıza, artmaya başlayan pişmanlığımıza sığınarak geçici istek patlamaları yaşayıp, ayar tutmayan radyoda sesimizi duymaya başlarız. Kelimeleri yan yana koyup bir şeylerin yaklaştığını ve her gecenin geriye dönemeyecek kadar karanlık olmaya başladığını fark ederiz. Ve bir sabah uyandığımızda uyuşan ayak parmaklarının yavaş yavaş açılmasını beklerken ve perdenin arasında sızan güneşin seni ne kadar kızdırdığını düşünürken, tüm bedenine yayılmış hastalığın, kafanı gömdüğün yerden filizlenmeye başladığını fark edersin. Sanki bir geceden bir sabaha ve sadece derin bir nefese bağlıymış gibi geçerken incelersin o çizgiyi. Güzele uyandığın gün, güneş hep içerden doğarmış..
İyi Geceler..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





