17 Aralık 2010

11 Aralık 2010

Söyle..

Alarmın henüz birinci çalışıydı her zaman olduğu gibi ikinciye izin vermeden alarmı kapatıp toparlanmam için gereken 10 saniyemi tavana bakarak geçirdim. Bulanık görüntüler arasında uzun bir aradan sonra ilk kez yalnız uyandığımı hissettim. Bu sabah kimse beni düşünerek uyanmayacaktı, son bir kaç saniyemde bu düşünceyi kafamdan uzaklaştırmak adına tenimle buluşan soğuk zemin, bedene saygısını yitirse de halen insanlığını koruyan bir denge içerisindeydi. Geceden kalan fırtına sesleri yerini sağanak yağmur bırakmış olsa da odadaki zifiriyi zorlayan karanlık zaman olgumu yerle bir etti. Böyle zamanlarda yapılması gereken tek şey vardı. Yorganın altından çıkmayarak öğlene kadar uyumak ve sonra ağır ağır kalkıp geç bir kahvaltı ve üstene bir kahveden sonra ödünç bıraktığınız sıcaklığınızı yorganın altından alıp, film izlemek. Fakat hayat tek seçeneğe bile indirebilmişken beni neden  bütün hepsini elimden almasın ki. Teknik resim uygulamam için dışarıya attığım ilk adımda, içime çektiğim ilk buz gibi havada ve tenime değen o ilk damlada acıdan farklı bir şey değildi düşüncelerimi ayartan. Her zaman geçtiğim yerlerde duvarlara yazılmıştı gerçekler.. bugün metro da kimse gülmüyordu, taksim meydanına çıktığımda durup gökyüzüne bakmıyordum, gümüşsuyu üşütmüyordu ve boğaz, boğaz ilk kez yanımda değildi.. Hepsini özenle tek tek yerleştirdiğim ayrıntılarım yok olup gitmişti bir günde. İçine koyacak ya da sığmadığında taşacak neyim varsa alınmıştı elimden. Ben boşlukta süzülen ihtiyaç duyulmadığında kuruyup yok olan canlılığım ile satırlarıma sürttüğüm bir kaç yavaş nefeste bulamadıklarıma ağlıyordum.. Parmak aralarımdan giren soğuk, avuçlarımda hayat arasa da, çıkmaz yığınların arasında kaybettiği gölgesiyle gövde gösteresi yapıyor. Köşe başında gördüğü kimsesiz bir güzellikten ibaret olan kalp atışlarımdan  geriye kalan talan uçurtmaların fırtına nefretiyim. İki ayna arasında gerçeklerin ters düz olduğu hayat örnekleri bulsam da, bu gece şerefine içtiğim sensizlikten, göğsümü yakan kutsal bir acı hissediyorum. Peki loş ışığın cansız yansımaları için kapattığım gözlerimde,  dudaklarının karşıma çıkması? Bir kabus gibi terlesem de bir ölüden  daha fazla kapatmak gözlerimi? Bu kadar siyaha bulanan bir bedene uzattığın desen oyunlarının, aynı başlık altına toplanan vasat roman yazarlarından farksız olmaması.. Sebepten yoksun niyetlerin yarı yolda cayarak berbat ettiği hayatlar.. Var olduğu günlere lanet okuyarak , giderayak yapılan olmamışsın gibi tavırlar..  Neden ruhuna hizmet etmekten yargılanan kalbimiz kadar mahkum olamıyoruz hayat dediğimiz zindanın içinde? Ya da firari bir heves mi parmak uçlarından bunca aya savrulan?  Tanımadığım yüzler arasında olmaktan her zaman zevk almışımdır. Bilinmediğine duyulan güvenle, bakışlarındaki durgunluğu sorgulayamayan bir kaç merak kırıntısının asla bulamadığı, tavan arası tozlarına bulanmış durumdayım. Beni saklayan ne varsa seni içimde yaşatan şeyden asla vazgeçmemesi, gittikçe batan güneşe yalvaran çocukluk hayallerime karışsa da, senin karakter vurgularına sığdırdığın sıfatlarına aldırmayacak kadar katıyım..
Dönüp dolaşıp geri gelen trenler gibiyim, gideceğim yere uzak, vardığım istasyonda yalnızım.. başa dönmekten hala yorulmadım. O kadar nefesin altında,

söyle
mutlu musun?


Bir yolculuk gibi geceleri düşümde
Gündüzleri zaten ben olamam ki
Bir kaçak gibi bütün kirlerim üstümde
Soyunup tertemiz kalamam ki
Hani gücüm vardı ruhum ölene kadardı
Hani nefes aldıkça hep bir umut vardı
İnandım, yaşadım, yaşandım daha çok

Ben doğmadan öldürüyorsun, söyle mutlu musun?
Ben hiç yol almadan durduruyorsun, mutlu musun?
Mutsuz olmamdan.

Bir terazi gibi dengesizdim tanrının elinde
Sallanıp durdum bazen güzeldi, bazen işkence
Kendimi aradım kitapların, insanların içinde
Beni bulmak için kimi yolladın peki vakti gelince
Hani kalbim vardı, ölmeden de durmazdı
Hani gözlerim gördükçe hayallerim olacaktı.
İnandım, yaşadım, yaşandım daha çok

Ben doğmadan öldürüyorsun, söyle mutlu musun?
Ben hiç yol almadan durduruyorsun, mutlu musun?
Mutsuz olmamdan
.





22 Kasım 2010

Kafa Notları: Panoramik Hayat

Gecenin ve bencilliğin sınırlarından, haddini bildiğim bir kabullenişle hoş geldin demek istiyorum kendime.  Biraz serzenişli olsa da halen birşeyler yazabilmek mutluluk verici. Dilenci günahlar arasında sahtekarlık öğrenmek isteyen o kimsesiz çocuk gibi sorgusuz yargılıyorum hayatı ya da sadece içine girip oyalanmak istiyorum. Her ikiside olur, ne de olsa geri sayımın ileri düzey salaklarıyız hepimiz. Sabah olup ışık kirişleri zihnine çakıldığında, çıplak ayakların ve soğuk parmak uçların yere değme korkusuyla arar terliğini. Bulduğunda sevinirsin ama gülümsemezsin, daha fazla açılmasın istersin gözlerin, hem daha ne kadar yaşamı çekebilirsin ki yanına? Biraz üşürsün ve birkaç saniye toplarsın uyuşukluğundan, telafi kavramı oturmadığından cevaplamayacağın sorular sorup durursun kendine. İlk adımı çocuk neşesiyle kutlarsın ama yine gülmezsin, arkandaki sorumluluk senin için küfrediyordur düzene. Sonra biraz sıvı sabun, birkaç büyük köpük ile yüz göz olursun. Başladığın yere geri geldiğinde herşeyin aynı olması sinirlerini bozsa da sen zamana oynayan oyunculuğun ile her sahnede bulunman gerektiğini unutmamalısın.. Cama doğru yaklaştığında aslında havanın nasıl olduğuyla değil onun sonucunda ne yapmaya karar vereceğini düşünüyor olursun tıbkı ölümden korkmayan yüce cesaretimizin ölümden sonraki hayat düşünceleri arasına yerleştirdiği korkaklığı gibi. Koyu renklerden uzak durmak istersin halen ilkbahardan kalma tonlar ararsın çevrende,  birkaç hayal kırıklığı biraz daha kendine getirir seni. Kendi yüksekliğinden atlayarak intihar eden düşünceler döner kafanda. Ne kadara sattığını bilmek istersin avuçlarındaki yara izlerini.. Ve çıkıp gitmek istersen o odadan. Sebeplerinin ortasına bıraktığın analizlerinle, kendini bilmiş bencilliğin arasında bir yol bulursun kendine. Sonu ne de olsa aynı diyerek , bir yudum suyu kendine çok görerek, bitmiş kararlığının saygısız istekleriyle geçiştirirsin kendini.. Açık havada bedenine dokunan ufak esintileri, yanına alma düşüncesiyle birkaç insan yüzünden kaçarak daha mutlu bir hayatı hayal ederek kullanırsın. Ne zaman sorusunun cevabını unutarak geçirdiğin dakiklara saygı gösterecek gibi olsan da nelerden kaçtığını hatırlayıp, kendi bedenini süzerek ne hale geldiğini farkedersin. Bu kendinden soğumak ya da o şarkıyı seninmiş gibi sevmek değil, zaten aitlik konusunda hep bilinmeyenlere oy verdiğinden hakkını aramak için beğenmediğin adalete göz yummak tek çaren.  Yolun yarısına geldiğinde gittiğin yeri düşünmeye başlarsın. Adımları attığın doğrultuda yer altına sakladığın hayallerinin üstüne basarak yükselmeyi planlasanda günün ilk gülümseyisini bıraktığın o küçük köpeğin canlılığıyla kendini bir tutarak hep aynı zemin üstünde olduğunu farkedersin. Bazen  daha hızlı nefes almak için daha çok yorulmak istersin, ne olursa olsun sınırlara yaklaşmak ve orada kalmak hep seni cezbetmiştir. Çünkü sonsuzluğu paramparça etmiş bir ırkın ayakta duran iskeleti olarak, geldiğin yeri bilmek dışında cahilliğini ört bas edemezsin. Vardığın yerde beynini başkası tarafından seçilmiş kalıplar içinde en derin dondurucuda robot işçilere teslim ederek, boş yerlere birkaç cümle sıkıştırarak kazandığın acımasızlıkla zaman öldürmeye başlarsın. Daha önce de yaptığın için birkaç gönüllü vicdanı yerle bir etmekte zorlanmadan devam edersin. Bir programın en değişken parçasının bile bu denli dize geldiğini gören güçsüz karakter uzantılarını saklayarak, hala benim diyebilecek cesareti yanında tutmuş olursun. Gecenin bir yarısı göz kapaklarına daha uyku düşmeden veda edebildiğin bir günün en sevimli dakikalarında kelimeler gelir aklına; AŞK, GÜÇ, GERÇEK, ÖLÜM.. Bilinç altına gömdüğün ruhların mezar taşlarında yazan kelimelerdir onlar..
Döngünün bir eksenden ibaret olduğunu sanıp uykuya daldığınızda daha derin nefes alıp bıraktığın izler arasında gerçekten sana ait olanları ayıklarsın. Ruhuna kalan mirasın anısına şükredip sarılırsın yastığına, iyi geceler diyen bir başka beden bulana kadar..



NOT: 
Dersler ve bir sürü nedenden dolayı yazamıyorum. ortalık biraz karışık

8 Kasım 2010

Kafa Notları: İstanbul da Sonbahar

Ne zamandır yazı yazamıyorum, itiraf etmeliyim blog a bile bakmaya vaktim olmuyor. Yazın ne güzel iki günde bir üç günde bir yazardım. Açıkcası deli gibi özledim o zamanları. Yazı yazmanın değişik etkileri var üzerimde. Karlı havada bıraktığımız izler gibi  dönüp baktığımızda ne kadar yürüdüğümüzü gösteren.. nereden nereye gittiğimizi zihnimize kazımak gibi.. Aslında defter aralarına sağa sola karalanmış o kadar yazı var ki ara ara beni yakalayıp kalemime emir yağdıran kafa notları, hiçbirini ne toparlayabilirim ne de bir daha yazabilirim.. Kimsesiz yazılardır onlar, dakikalar boşaltırken hayatını, sen telaşla karalamaya başlarsın, ne yetişebilirsin ne de geç kalırsın, açarsın gözlerini bakarsın etrafa ve yeniden dalarsın hayata. Arabayı sağa çekmek gibidir yazmak.. orada kimse dokunamaz sana,  yanından hızla gecen arabaların seslerini duyarsın, beden yüklersin her tarafına, hafifçe parmağın kayar radyonun düğmesine, ne çıkarsa dinleyeceğim diye inatlaşırsın kendinle, ilk başta beğenmezsin fakat sonra insan sesini özlediğin için dinlersin.. Dimdik bakarsın karşına hiç kaçırmazsın gözlerini, bozuk anten gibidir hatıralar, yerinden oynatmadıkça net görüntüyü veremezler.. Bir elin halen direksiyondadır, zihninde kalan sönük "kontrol bende hala" kabadayılığının en belirgin izidir. İşte böyle birşeydir yazmak. Bugün yazdıklarımda da öyleydi..
Neden her sonbahar üşüyorum? ya da yapraklarını dökerken ilkbahara dua eden ağaçlar mıdır beni kıskandıran? Her zaman sevmişimdir kalabalık arasında yok olabilmeyi tıbkı suan yüzlerce kişinin ders arasına çıktığı avluda en soğuk ve en yalnız taşı bulup, kendimde kalem oynatabilme cesareti  bulmam gibi..İstanbul da olanlar bilir. Tam bir sonbahar havası var bugün. Herşey gri ve  sarı arasında gidip gelmekte, kararsızlık hafif kasvet de getirmiş yanında. Bulutlar küçük çocuklar gibi mızmızcılık yapıp bütün gökyüzünü kaplamışlar. Böyle zamanlarda grinin cansızlığına bürünüp sarararak romantizme bulaşmak isterdim. Bugün farklı ama.. yine bir duvar dibi yine en soğuk taşın üstünde fakat bir başka renk var bedenimde sıkışan. Burada olsan okul çıkışı sahile giderdik, denize hiç bakmazdık. Bu aralar aram iyi değil maviyle. Canını sıyırmış ihtiyar bir bank bulurduk..Deli gibi üşüyeceğimizi bile bile otururduk. Sadece gözlerine, göz bebeklerimize bakardık. Korkardık.. isterdik..kaçardık ama hep aynı yerde parmaklarının parmaklarıma değdiği yerde tekrar yakalardık birbirimizi.. Bütün gün aklımdan bunu geçirdim fakat yine yalnızım ve yine yalnızım diyebilecek kadar yalnız olmaktan nefret etmekteyim.. Sizi demi kandırdılar yalnızlık paylaştıkça azalır diye? Yalnızlık paylaştıkça daha derinlere iner daha da büyür içinde, göstermez pek kendini, bilir en korumasız anda ona sarılacağını.. Hazır akşamüstü sarısı üzerimdeyken şu yosunlu duvarlara ufak izler bırakmalı değil mi? Tam bu sırada richie sambora dan who ı am çalması pek hoş olmadı ama olsun. Şarkılar böyle cuk oturunca daha bir güzel oluyor.

Bugün bunları yazmışım defterin bir kenarına, vaktim olursa hep yazarım diye sıkıştırıp duruyorum sayfa aralarına. Bana verdiği en güzel şey geceleri beraber uyumamızdı. Bu gece bunun elimden alındığını hissediyorum. Umarım döner dururken sevgimiz, bir ağacın dalına takılan en güzel uçurtma kadar uzaklaşmazsın benden..

30 Ekim 2010

Kalp Notları: Ben

Ne kadar yazabilirim bilmiyorum. Aslında yazmak da istemiyorum sanırım. İçimde birşeyler çekiliyor istemeden.. Düşünüyorum.. şuan bana bakan çarşaf kadar sade olabilmek için neler  vermezdim. Ne çok şey yapardım şu yastığın içindeki pamukların yumusaklığında kalbimi uyutabilmek için.. Kimsesiz bu aralar, sabihinin güvensizliği ile birkaç atımlık sabrıyla savaşıyor. Cevap bulmak değil görevi ama kölesi olduğu aşkının kasvetli soruları arasında boğulmakta istiyor..  “geceler bu şekilde bitmesin , benimki de kimsesizliğe sitem yalnızlığa naz..” bunu yazalı yarım saat olmadan, böyle bir yazıya başlamak acı bir tesadüf olsa gerek. Kalbim başkası için atarken meğer bir yandan yalnızlıkla cilveleşiyormuş.. Bu kadar çok seven biri olunca karşındakinin önemsediği detaylara kayıtsız kalmak imkansızdır. Onun on parçaya böldüğü hayatı ben bin parçaya bölerim her parçayı defalarca düşünürüm ama sen bilmezsin ya da bilmek istemezsin. Günün yorgunlugunda saatlerce ismini sayıklayıp, defalarca arkaşdaşlarına onu anlatmaya çalışarak, sürekli seninle olmayı denesemde, ciğerlerimi yakan sensizliğimle koşarken odama, bir tebessüme muhtaç olmaktan korkmayarak tüm özlemimle karşına çıkarım. Öfkeni, sinirini, beni asla anlamayışını birleştirip örtenken kalbini benim varlığıma, biryerlerde terkedilmiş cocuklar gibi sinip, içime akıtmaktayım yıllardır süren yalnızlığımı. Her saniye senin iyiliğin için savaşırken tüm dünya ile, senin benim yaramın üstüne  çıplak ve duygusuz ayaklarınla basman..
Hiç bu kadar kötü rüya görmemiştim. Yattığım sanki yatak değilde, kabusların yapışkan kollarıydı. Nasılda delik deşik etti savunmasız hatıralarımı.. Aramızdaki her metreye düşmanım sevgilim.. Bilmiyorsun ki kalbimin nasıl çırpındığını, göremiyorsun. Ben bakamıyorum sana, izin vermiyorlar yanında olmama. Kalp kırıkları sahiline tüm sevgimle çıkartma yaptım, zaman kurşun yağdırıyor üstüme, kilometreler mayınlamış her tarafı, dikenli bedenler var aramızda.. Tek silahım aşkım, rehine geleceğimizin dokunaklı topraklrında öldürülmek istenen sen, ölen ben.. Gözlerimin içine doluyor, her gülüşünün tozlu kıvrımları. Çok hafif bir esinti var, beni alıp bir yerlere getirenlerden değil ama, içimdeki ateşe kur yapıp daha çok alevlendiren bir nankör o.. Ölüm bu kadar yakınken ve sen hissediyorsan ayak parmaklarından başlayıp tüm vücuduna yayılan uyuşmayı, ne kadar içtiğini bilmeden kusuyorsan her kalıntının üstüne ve bakabiliyorsan o aynada dolan gözlerine.. Korkma taner bir adım daha yakınsın artık yakın olamayacağın herşeye..
Odamda kendi silüetim dolaşmakta, dünden kalma izler her var yerde. Solurken acıyı sormazsın kimseye, hesap vermezsin hiçbir organına.. Kalbin sensizlik pompalar zihnine, düşünemezsin.. Düşünmeye çalıştıkça kaybolursun, kaybedersin kendini.. Çocukken pencere önünde beklediğimiz sevdiklerimiz için akıttığımız zamanların işlediği hayallere tuttururum seni. İsteriz, isterim banane, hayatımda kaç kere kendimden fazla isteyebilirim ki birini? Kaç kere gecemi onunla bitirip, sabahın ilk ışıklarında onu öpüp uyanabilirim, neden her gece şükrederim  senin olduğun hayata, nasıl nefes alırım o rutubetli sensizlik zindanların saniyeye çeltikli duvarları arasında..
Bu sabah sensiz uyandım sevgilim.. Çok kızdım kendime.. parfümünü kokladım.. her yerime sinmişsin, ellerin göğsümün üstünde, kulağını kalbime dayamış uyurken, ben kıpırdıyamam ki, kalkıp gidemem ki  o yataktan.. Bu sabah güneş utangaç sevgilim..     boğaz her zamankinden daha hırçın, içine sıkışmış utangaç yansımaların flu lanetleriyle evcilik oynuyor. Bulutlar, grisine bağımlı , en ıssız dumana özenti , ruh halime arkadaş ama içindeki tabloya piç olmuşlar gibi en fazla yeri kaplama derdinde. Her yer çizgilerle dolu, birleştirilmeyi bekleyen kayıp çizgiler.. hayalinde karalamaya çalıştığın karakterlerin silik bulmaca parçaları gibi duruyorlar karşımda. Biryerlerde kaybolmaya ihtiyacı var bu bedenin. Nefesini akıttığı havaya kusup, canını daha fazla yakıp acıya odaklanmalı. Bu kadar sakinken yeniköy nerde benim kavgam diye bağırası geliyor insanın. Sonra nietzsche den cümleler geliyor aklıma, susup yoluma devam ediyorum. En sevdiğim bankı görüyorum, kimseler yok yanında.. Hep senle beni hayal ettim ben orada, hep ellerini hissettim o yaşlı tahtaların derin çizgileri arasında.. Hep  bizi düşündüm.. karşısındaki ağaç kadar yaşayabilcek miyiz diye sordum kendime..  Hafifçe gülümsedim, arasıra geliriz o ağacın altında oturur ona arkadaşlık ederiz dedim kendi kendime.. bir kişi yetmiyor iki kişi kucaklarız onun emektar koca gövdesini diye umut ettim hep..

Şimdi kendimi biraz yok etmeliyim, nefesimi tutup ne kadar yaşabileceğimi görmem lazım.. Ben yokken bu sözcüklerin hepsi sende kalsın olur mu sevgilim..

“küçücük bir çocuk doğdu o gün, geceleri erkek, zamanın namlusunda ürkek ve sana olan aşkıyla herşeyden gerçek..

Hoşça kal..

Hızımı alamadım

Related Posts with Thumbnails