27 Eylül 2010

Kafa Notları: Duyusuz

Titreyen ellerimde dolaşan birkaç karıncanın dokunuşları arasındaki hisli ve gıdıklayıcı yaşamımı saatlerce izler oldum bugünlerde. Aradığımın karşılığını alamamak gibi bir problem var giysi dolabımda. Daha çok bir gözüm uykuya cilve yaparken yarı ayarttığım beynimle elbise seçmek sabahın köründe.. Karar verecek ne çok şey var derken yerinde saydığının farkına varmak, ayaklarının çıplak durğunda, kendine birkaç soru sorup amaçı sapıtmak aslında yaptığım. Genelde elim enseme doğru gider, beynime kurmalı saat muamelesi yaparım, kaşıdıkça, karıştırdıkça birşeyler bulacakmışın gibi.. Zaman daraldıkça, seçeneklerde azalır. Beğenerek aldıklarının arasında giyip eskitlerin de vardır. Anılarıma sığınmalı yoksa isteklerinin masumluğuna aldanıp güne bir adım mahçup mu başlamalı bilemem ama bu anlarda genelde bir elbiseyi elimde tutarım, 1 şise rakı bittiğinde bardağı tutar gibi. Çok dönence vardır sığınak gördüğün kapıların ardında. Açıları hesaplar, bir ışık düştüğünde üzerime, gökyüzünde ararım sebebini. Yüreğimin içine bakamayacak kadar küçüktür bedeni. Sadece ezberim oynar, sıkılan dudaklarım arasından. Kalın mavi bir perdenin aydınlığa olan düşmanlığından, zihne giren karanlıkların, hayata dönmek için daha derinlere ihtihar etmesidir trajediye ayak uydurmak. Hiç istemeden, görmediğin bir sabahda üç beş belkinin arasında kirlettiğim sayfaların kokusuna dayanamayıp, odamdan kaçışlarım var ara sıra..
İçtiğin son yudumu, azıcık eğdiğin boynunla, birkaç cümle mırıldandın, nasıl duyabilirim ki seni ağzındaki ben olduktan sonra.. Ruhsal dönemeçlerinde hep seni yoldan çıkaran tabelalar gibi gördün beni. İşaretime bakmadan kalıplarımla sorguladın beni, yerimden çıkacağımı bilerek hep yok etmekle tehtin ettin beni. Sabitliğimden sikayetçi oldun, arada kötü bir şöför olduğunu da düşünüyordun ama bu senin şucun değildi. İstediğin insan üstü şeyleri  yakalarımıza iliştirip hayatlarına geri yollamak istedin. Peki yanağından süzülen yaş nedendi? Ağlıyormusun yoksa? Ne çok sakladın dimi içindekilerini ve ne çok korktun.. Eskiden beraber korkardık.. sesini duydukça, sen konuştukça azalırdı herşey, sadece seni verirdi hayat bana sadece seni.. Kendini benden çalarak, itaat etmediğin kaderin kabadayılığına en büyük hizmeti verdin. Her seferinde seni senden istemek, kalbime anlatamadığım bir yüzsüzlük olsada, ezilen siyah üzümler gibi hep şarap olmayı hayal ettik.. Bana muhattap bıraktığın kimsesizliğinle kafa tutuyorsun içimdeki sevgiye. Hayatının arasına şıkıştırdığın kitap ayıracı oldum, en sevdiğin sayfalarındım, yırtıp almak istemezdim ama defalarca kapatırdın yüzüme, rutubet kokan basit eskizli kapakları.. Beni her zaman yerinde bulmaya o kadar alıştınki, gittiğimi düşündüğünde usulca, yavaş yavaş bakardın bana. Kımıldadığın en ince dalın üstünce, sevdiğin meyveye feda etmek gibi hayatını..Bu sabah göremedin ya da görmemeyi diliyordun ama yine bıraktığım yerdeydim. Sen çift canınla başka bir erkeğe ağlarken bir gözünle hep bana baktın gitmiş mi diye. Aniden bastıran yağmurdaki yavaş adımlı sabrımla sadece olanları izliyordum.. Aramıza daha ne kadar çok şey koyabileceğini merak ediyordum sadece..
Hislerimi sorgulayacak bir kontrol mekanizması barındırmam bu bedende, dışardan bakıp tükürdüğün bir kaldırım taşına, tüm minnet duygularını vermek kadar duyusuz bir durum bu..
Sokağın sonu ile başı arasındaki fark, halen aynı sokakta olduğun gerçeğinin yüz vermediği orospu bir yalandan ibarettir.. Bizi buna bulaştırma..




Ain't No Cure For Love




I loved you for a long, long time
I know this love is real
It don't matter how it all went wrong
That don't change the way I feel
And I can't believe that time's
Gonna heal this wound I'm speaking of
There ain't no cure,
There ain't no cure,
There ain't no cure for love

25 Eylül 2010

Kafa Notları: Benim Bütün Rüyalarım Seninle..

Tarih 31 Aralık 2008, abim telefonla aramış ( o aralar Trabzon – Soçi arası bir feribotta 2. Kaptanlık yapıyordu ) o gün trabzon limanında olacaklarını söylemiş ve yılbaşına girerken gelip gemide onunla kalmak isteyip istemeyeceğimi sormuştu. Abim, deniz ve ilk gez rahatca gezebileceğim gemi üçlüsü sayesinden yola çıkmıştım çoktan. Abimin kamarasına girince biraz garip hissettim kendimi biraz kücüktü ama onun saatlerini, günlerini ve aylarını geçirdiği yer olması farklı bir iz bıraktı bende. Duvarındaki büyük gül eksizi  güzelliğinin yanında altında bulunan tarihlede insanı düşündüren bir öğeydi. Kamarada fazla durmayarak, güverteye çıktık. Açık havada içelen çay ve oynanan iki parti tavladan sonra biraz gemiyi gezdik ve ufaktan muhabbete başladık. Ayaklarımız, geminin arka tarafında, gemici diliyle kıç tarafında durduğunda, sözler daha derinden daha yürekten çıkmaya başlamıştı bile. Yüzümüz denize dönük, içimize poyrazı alarak, üşüyen bedene inat bulunduğumuz yerden ayrılmıyorduk. O konuşma hep aklımdadır ama unutmadığım bir sözü vardır abimin. Taner, sıkıldım yalnız yaşamaktan, deniz hayatından. Düzenli bir hayat istiyorum.. Bu cümleler çoğu kaptanın ağzından çıkabilir ama o an yerimde olsaydınız, bunun ne kadar içten ne kadar saf ve bir o kadar güçlü bir istek olduğunu anlardınız.. O zamanlar içimden geçirmiştim, umarım bu isteğinin kısa sürede, bir yerlerde onaylanarak ona geri döner diye. Nitekim bundan 5 ay sonra tanıştığı Gamze ablamla dün itibariyle bir ömrü paylaşmak için evet dediler. Şimdi gelelim düğün günü 24 Eylül Cuma nasıl başladı?
Sabah yarı uyurken birden o sersem bilincimden çok net bir soru çıktı, sence saat yedi olmamışmıdır bir gariplik yok mu? Anında gözlerimi açtım saate baktım, evet saat 07.45 ve benim alarmım 07.00 a kuruluydu. Hemen oda arkadaşımı tekmeleyerek uyandırdım çünkü onunda dersi vardı ve o da uyuyakalmıştı, sinirimi çıkardım işte. Acele edilen duş sonrasında teknik resim dersim için gerekli ekipmanları toplayarak odadan koşarak ayrıldım. Bu güne 10-0 yenik başlamak gibi bir şeydi benim için. Taksim e gitme çabaları ve derse 25 dk geç girdiğimde anfinin en arkasında yer buluşum, oradan tahtayı göremeyişim ve hocanında uygulamının bütün detaylarını bitirmiş olması, eziyetin gün içerisindeki en güzel sırıtışlarındandı. Hemen arkadaşların yanına sıvışarak gerekli bilgileri aldım ve uygulamaya başladım.. İlk uygulama 3 haftalık bir ödevdi, tam dersten erken çıkar 11.30 da Havaş a yetişirim derken gelen 2. Uygulama, çizilmesi gereken 5 tane karışık şekil ve 12.00 bitiş saati, tam bir tokat niteliğindeydi. Hocaların söylediklerinden kulağıma takılan arkadaşlar biraz çizip dinlenin sözlerine inat 2.5 saat ayakta çizim yaptım nitekim bir saat önceden 3 resmi çizerek koşarak fakülteden ayrıldım. Gümüşsuyundan Taksim e çok kez çıktım ama koşarak ve 3.5 dk da çıktığımı hiç hatırlamıyorum. Son dakka yetiştiğim havaşta yerimi aldığımda,  bedenim isyan bayrağını çoktan çekmişti. Birkaç derin nefes, üç-beş telefon görüşmesinden sonra kendimi daha iyi hissettim. Tam boğazdan geçerken onu aradım ama ulaşamadım, olsun yine de boğaz ve o müthiş bir ikili.. Hava alanından içeri girdiğimde istanbul – trabzon için yapılan son çağrı anonsuyla kısa süreli paniklesemde, danışmadaki bayanın ağzından o yanlış anonstu sözü içimi rahatlattı. Birde en sevdiğim yerden acil çıkış kapısı bölümünden( koltuk araları çok geniş tam benlik ) verdiği bilet sonrası biraz neşelendim. Saatime baktım 1 saat vardı uçağa bilerek en yavaş adımlarımla uçak giriş salonuna geçtim. Kapılar açıldı herkes girdi, genelde en son girerim uçağa salonda yalnız olmak hep güzel bir his olmuştur benim için. Yerime geçerken gördüğüm tombul yanaklı mavi gözlü kız bebeğiyle birkaç saniye bakıştıkmak ona bakıyor izlemini uyandırdı bende. Yerime geçtiğimde arkamdaki 2 iş adamının ellerinde 500 sayfalık notlarla, çok önemli bir toplantıya gidiyor olmaları ilk gözüme çarpan şeydi. Biraz uyuduktan sonra gömüldüğüm kitabın, basınç değişikliğinden her zaman ağıran sağ kulağım ve yanımdaki adamın posta gazetesi okurken ön sayfadaki anne-kız grup sex yaptı haberini okuduktan sonra direk 5. Sayfayı açıp haberin detayları bakması uçak notları arasındaydı. Eve geldiğimde saat 5 olmuştu ve yaklaşık 1 gündür yemek yememiştim. Bu zorunlu orucu anne yemeğiyle bozmak ve sonrasında o müthiş tatlısından yemek ( dilim sayısı vermek istemiyorum ) harikaydı. Apar topar giyinilen takım elbise ile düğün evine abimin yanına gittim. Masa üstünde gördüğüm fotoğraf makinesi  o geceki en yakın dostum olmaya aday bir izlenim bıraktı bende.. Konvoy şekilde düğüne salonuna gidiş, olması adetten olan aksilikler derken bir bakmışım abim ve gamze ablam evet demişler. Bir ömrü birbirlerini hediye etmek, her nefesini bir başkasıyla paylaşmak, sanırım gözlerindeki kocaman partıltıyı açıklıyordu. Sonra dansa geçtiler, sadece gözlerinin içine bakarak dans ettiler. Elimde fotoğraf makinesi harika kareler yakalamsa, aklımda hep başka karaler vardı. Kendi kendimin resmini çekiyor gibiydim. Biz de dans ediyorduk orada.. Onunla da paylaştım bunu, çok.. çok güzel bir andı. Kesilen pasta, rize geleneği takılan takılar ve en son çekilen hatıra fotoğraflarından sonra salonda kalen aile yakınlarında her zamanki gibi durgunluk vardı. Değişen alışkanlıkların,  beynine sorduğu acımasız soruları, ne kadar uğraşsanda yansır yüz ifadene. Benim için çok bir şey değişmedi yalnızca artık, abimi, ablamı ve anne babamı görmek için üç tane ev dolaşmam gerekecek..
Gecenin sonunda, abimin çok yakın arkadaşının kızı, Ezel in yeni uyanmış haliyle bana gülümseyişi ve o küçücük parmaklarıyla elimi sıkıca tutuşu, seni bana getirdi biran..

Mutluluklar
İdris & Gamze


Not: Fotoğraflar benim objektifimden

21 Eylül 2010

Hayal Notları:Yalnız Adamın Doğum Günü

Çok fazla dem var bu kederin içinde. Yarım mutluluklarla servis yapılan yıldönümü pastasıyım sanki. Işıkları kapalı dünyanın, ayıcığıyla uyuyan çocuklarıyız sanki. Kandırılmışlık hissi ile attığın suçlu adımların birer hesabı olmalı diye kendini cimciklerken, daha fazla büyüyen gözbebeklerinde bir satır yazı belirir. Pek hoşuna gitmez ama yine de seversin işte ya da bari bugün seveyim dersin. Merdivenlere gelince, basamaklar, beden yüksekliğinden  atılmış hayal kırıklarıklarıyla doludur. Birkaç saniye yumar gözlerini, aldığı derin bir nefes vardır çok eskilerden, çocukluk yıllarından.. Aralanan dudağından, çıplaklığını hissettiği dişleri, ısırınca yaşadığı zamanı, açar gözlerini kapı önünde. Bir elini duvara yaslar, azıcık soğuktur. Ellerini düşünür, avuçlarında son aşkının sıcaklığı gitmemişken üşümesi, artık kesinlikle yaşlanıyordu. Birşeyler onsuz karar almaya başlamıştı, gidenleri düşündükçe, kalanlarını, kalıntılar arasında bıraktığından beri böyleydi hayat.. Sanırım dediği bir anda zile dokundu eli. Zihnine dokundu demeliydi, isteyerek yapmacaktı bu gece olanları, öyle anlaşmıştı kendisiyle. Tereddütüne sahip çıkamayacağını anladığı anda kapı açıldı. Çok gülmüyordu ama güzel bakıyordu, hep böyle baksaydı keşke dedi sessizce. İçinde, sabah üzeri içki sofrasından evine dönen, sorumsuzluğuna sorunlar eklemiş bitkin bir koca izleri varken çok zor gelmişti salona kadar yürümek. Bildikleri yüzünden yıllarca çektiği eziyetin yeni bir yaşın henüz başında, yine yanında olması, arkasına dönmesine neden oldu. Bir pencere, biraz duman, biraz bulut ve birkaç yıldızdı aradığı. Ne yazıkki çekiliydi perdeler, meraklı komşu gözlerine. Yine biliyordu yine deniyordu ve yine sadece bilmenin, sadece birkaç kalp atışı kazandırmasından başka hiçbir şey kazandırmadığını göremiyordu. Birkaç düşünce onu salona kadar getirmişti. Işıklar yandığında, kulağına gelen ilk sesle beraber büzüşen midesi,  kalbine doğru akan gözyaşlarını tetikliyor gibiydi. Somut bir iz aradı, bıraktıkları arasında hayalden öte bir şey kalmamıştı ellerinde.. Başını eğip kalbine baktı;

Sensiz bir yıl daha geçti sevgilim..

20 Eylül 2010

Kalp Notları: Cesetler

Değişiyor zamanla kuruntu sıkıntılarım, canının yandığını bilerek gülüyorsun ya da akışına uyamadığın hayatın dert koylarında sana bıraktığı acılara sere serpe uzanıyorsun.. Zor.. Beynine giren kurtçuğun amacı süzüntüler arasından kendi içine çekeceği yaşanılanlar değil, keşke öyle olsa ama kendi pişmanlığının saflığında, tüm birikintileri sana yolluyor. Kabul etmeyeceğin bir şeçenek yok, zaten soru da yok ortada. Geceleri ıssız sokaklarda dolanan cevaplar var. Polisiye dizilere nisbet her seferinde kaçıyorlar kalbimin hışmından. O da yoruldu, çok bitkin atıyor.. Eskinin verdiği ritimli yükseliğin egosu, şimdi nedensiz çakılmasının en büyük sebebi. Bu hayatta yaptığın düzgün şeylerden sonra tabandaki perdeleri açma fırsatını beklentilerinden oluşmuş bir köle ile sana veriyorlar. Gözlerinden içeri giren görüntünün zihnini uyuşturduğu, nabzının yükselişine damar bulamadığı bir manzara, seni varlığın yapışkan zemininde, bir ayağın çukurda bırakıyor. Bu yüzleşmek değil, bu yüzsüzleşmek resmen! Arsızın sisteminde, çarkların, işleyişine tecavüz etmesi gibi.. Beklentinin boşa çıkması zorlamıyor umut tutmuş kalbini, her durumda yanında birilerini yaşatmak bu. Yalnızlığın çilesini suyu çıkmayan kış meyvelerine aşılayıp, sonbahar  da yumduğun ellerini birbaşka ten de uyutmak bu..Tüm gece düşüntükten sonra, sabaha doğru şımarık pikenin içine çektiği sıcaklığını,  yokluğunun bir hediyesi olarak sanmak. Bile bile yokluğuna sarılmak bile bile yokluğunda var olmak..
Sayfalar.. Gömmeye çalıştığın sızıntı gündemini, sana canlı canlı sunan, temizlik abideleri.. Belki kıvrımlarına sokulduğunda, yok saydığın gururuna, çakılı birkaç ayak üzerinde derme çatma bir bedeni miras bırakmak ne kadar doğrudur bilinmez. Yaşadığın dakikaların sinsice geleceğini zehirlemesi ne kadar adaletli ise gözlerine baktığımda gülen yüzünün, bambaşka düşüncelerde yaşanılanlara küfretmesi bir o kadar yıkıcı.. Bir elin belinde, benliğini karıştırırken o çorbada, karar vermediğin akşam yemeğinin üzüntüsünü, bir öpücükle geçiren eşinin bakışları arasında tartamadığın mutluluğunun, tezgahın üzerinde kalan şeker tozlarıyla şerbetlenmesi gibidir dokunuşlarım. Yazabildiğim her kelimenin nedenini hem kutsalıp hem lanetlemektir.. Çok, çok.. isteyipte, acılara sarılmaktır bu, bir düşünce geçerken ellerinden, kalbinin, göğüs kafesini basamak yapıp sadece ona uluşmayı dilemesidir. Bir ermeni müziğinde, klarnete hayat verip olduğun yerde saatlerce saklanmaktır bu aralar yaptığım. Çok düşünmemek, en büyük isteğim de olsa rüyalarımın hep bir bekleyeni var. Sen.. Dönülmez yolların yolcusu, renkli gözlerinde soldurduğun hayatının matem tutamayan çocuksu oyuncusu.. Bir rakı sofrasında bitirimediğim göz yaşlarımın, önce zihnine ordan da kalbine damladığı o ela göldeki en güzel balığımsın..
Yamacımda her gece başka, her gece daha fazla ve her gece daha yavaş içime giren, bırakamadığın bir aşk  var, sınırlarını koyamadığım, öldürmeye teşebbüs bile edemediğim bir suçlu o. Yargılanmayacağı bilincinin küstah rahatlığı var üstünde. Mahkemesi onda kaldı, zaten o da hiçbir duruşmaya katılmadı, ömür boyu birliktelik cezasından korkuyordu. Sahte avukatlar tuttu yalanlarını acımasızca söyleyen, küçücük şaitleri oldu geceleri öpüştüğü.. Çok düşünmedi.. sadece birşeyler istedi hep istedi hayatının her anında bir şeyler istedi, geceleri ağlerkende istedi, sevgilisinin omzunda yatarken de istedi.. Susamadı..Susunca karışacağı siste önüne görememekten korktu hep. Kaptanı olmak istedi hep peşinden getirdiği insanların, onları öldüreceğini bile bile.. Geriye dönüp bakmaz hiçbir zaman, enkaz görmek istemez.. Koyacak yeri kalmadığında, bir gün üstüne düşecek cesetin, sevdiği iğrenç kokusunda durduracak nefesini, son bir kez gülecek hayatına çünkü o hep güldüğünde ağlardı..
Başkasının gözlerindeki hiçliğinle bitirirken geceni, benim için de bir sigara yak..

                                    Duman

18 Eylül 2010

Kalp Notları: Dikenlerin İçinden

Bu zamana kadar kurduğum cümlelere tekrar bakardım, çok düşünürdüm, tamam kendimi yazardım ama yine etrafa,  okuyanlara ne bileyim dikkat ederdim işte ama bu gece aşkın kutsadığı o hançer öyle derinlere indi ki. Düşüncelerimin en ufak bir hassasiyete dahi tahammülü yok.  Çok bahsettim bu zamana kadar düşüncelerimden, onların sapkınlıklarını anlattım, onların nasıl hayatımı delik deşik edebildiklerinden bahsettim. Fakat hiçbir zaman, kamaşan gözlerime vuran ışığın, duygularıma verdiği geçici körlükten bahsetmedim.. Bunun geçici kelimesini hakekmesinin tek bir sebebi var nefes alıyor olmam. Şu an bu bedeni ayakta tutuyorsam, yutuyorum demektir. Fakat aşk acısıyla yenen sevgi, senin hayvan sandığın insanların ağzında geviş getirmek gibidir. Yutarsın  geri gelir yine yutarsın ve yine geri gelir. Nasıl bir tat bilir misin? Tam kusacakmış gibi olup ağzına gelen o azıcık sıvı gibi. Kendi içindeki sıvının seni lanetlemesi gibi, hislerine attığın kurşunun seni tam kalbinin ortasından vurması gibi.. Yazdıklarımın, yazacaklarımın aslında hiçbir tarifi yok. Bu gece ki şirretliğinin sömürgesinde acıya kalem tutanın, gözünü yıldızlara değil, o hiçbir zaman kafasını kapatmayan yastığın yoksulluğana açması gibi. Ne gördüğündür dünya ne de düşündüğün.. İçine koyduğun boş inanışlarla, bir ömür, kaderinin sergisinde bilmediğin varlıklar tarafından yapılmış resimlere, çocukca anlamlar yükleyip kendi oyun bahçende kendi yokluğuna ağlamaktır yaptığın. Herkesin aklına gelir ”ben şunu istersem yaparım, bu yanlış bişe ama yapabilirim benim buna gücüm var” diye. Bunu herkes düşünür dimi? En  sapkın, en cani düşünceler bile gelir insanın aklına. Fakat bir çoğunun durakladığında kendisine sorduğu bir soru vardır. Belki ömrü boyunca sürekli sorduğu bir sorudur o ama hiçbir zaman bu şekilde cevap olmak istemediğidir o soru. Kimseyi sevmeden bu dünyada yaşabilirsiniz, emin olun yaşarsınız bir şekilde. Zaten içinizde yalnız olmadığınızı anlarsınız, birileri bizi her durumda yaşama itmek için dizayn etmiş. Onun amacı nefes aldığımız sürece işlemekte. Ama aynanın karşına geçtiğinde gece uyutamadıysan düşüncelerini, yalnızlığınla gizlice seviştikten sonra almayı unutmuşsan ertesi gün hapını, o zaman içinde seni döller kendine nefret.  Parazittir, o büyürken sen küçülürsün. Durduramazsın onu, hergün kemirir her gün daha iştahlı bitirir seni. Sen, o zaman yaşamak istemezsin ve yaşamayazsında.. Ta ki.. Her hücreni tek tek, kanaya kanaya, doğmamış yoksulluğuna kürtaj yapana kadar..  Bu hayatta yeniden doğmak diye bir şey yok. Ruhun zaten hiç doğmamıştı, bedenin sadece zamanını bekledi. Sen doğarken başında hep birileri vardı, zamana sus ve sessizce işle emri veren, sen her tökezlediğinde o sadece de gülümsedi, sen her bilincini uyuşturduğunda o sadece saniyeleri saydı. O hiç durmayacak, durmadıkça hiç kimse yeniden doğamayacak ve kimse bunu yediremediği için kendine, doğmak istediğini aklının bir ucuna getirmeye bile cesaret edemeyecek. Kaçacak, uzaklaşmaya çalışıcak. Her gördüğü köylüye yeni dağlar soracak ama kalp atışlarının yuvarlak olduğunu, attığı her adımda başlangıcına yaklaştığını hiçbir zaman anlamayacak.. Üşüyen ayaklarım var bu gece, aslında onlar uzun zamandır üşüyorlar. Demiri ısıtmak gibi bu, kor duygularımın yerini buzul hiçliğim alıyor sadece.. Diken diken olmuş tüylerim var, korkumun bir bedelini ödemek için fedakar oldukları kalbe lanet etseler bile dimdik ayaktalar. Saatlerce aynı şekilde oturduğumdan ağıran eklemlerim var, onlar uyuşturduğun dengemin gazileri.. Kafamı taşıyamayan boynum var, eklediği her düşünceyle kendi çaresizliğini tokatlayan bir şizofrenle evli.. Kolumdan hiç çıkarmadğım bir bilekliğim var, kokumun sindiği her yerinde, seni hakettiğine inanan. Buruşuk mor bir havlum var, soğuk duşlarımda anne kucağı gibi beni saran. Ellerim, parmaklarım var, gökyüzene bakarken içime tohumlayan ilk çiceğin, son kökleri onlar. Ve bir kalbim var benim, ağzına kadar senle doldurduğum, şehrin suyuna, istanbul un suyuna zehir katacak kadar zalim olduğun, bir sen var onda. Geceyi yırtan nefesine kendini feda edecek yoksulluğum var içinde.. Ağzına kadar dolduğunda ebesine kadar sövdüğüm, göremediğimde büyüklüğüne tutunduğum ruhum var içinde..  Her bir boşluğa bıraktığın korkunla, anarken duraksadığın adımla, bakınca ağlayacağın yüzümle ve bunları okurken sıkışan kalbinle başbasasın artık, tıbkı istediğin gibi..
Ben çıldırmış kalbime beden bulamazken, titreyen sesimi ısıtıcak bir kıvılıcıma bile yalvaracakken, bana dün gece bir erkekle neler yaptığını anlattın. Amacın içindeki beni öldürmekti, o da bir canlıydı, en güçlü silahla, ihanetle vurmak istedin. Vurdun da ben yaptım diyen çocukların aptalca cesareti vardı sesinde, bu yüzden titremedi bu yüzden yavaş yavaş bastıra bastıra söyledin yaptığını. Unuttun ama, yine diğerleri gibi sandın fakat gene yanıldın, yanılabileceğini de biliyordun, bu sefer daha da büyük bir silahı kullandın, kendine zarar verdiğini söyledin. Yine titremedi sesin, o kadar emindin ki beni öldüreceğine. Açıkca söylemeliyim nerdeyse başaracaktın.. Senin kılına gelen zarara dayanamadığımı adın gibi biliyordun. Ama ölmedim bizim için yaşamalıydım ve yaşadım. Şuan bu satırları yazıyorsam bu geceyi bitirebilmem için bir umut var demektir. Ne demiş Nietzsche beni öldürmeyen acı güçlendirir.. Bu sabah bulutların arasından güneş doğuracak beni, perdeni açtığında direk karşında olacağım, daha güçlü  ve daha fazla içinde..


Şimdilik hoşça kal Elenore..


Kaleb - Kirajdice, Jabandice

Hızımı alamadım

Related Posts with Thumbnails