9 Nisan 2011

Kafa Notları : Sitem

En son ne zaman bir şeyler karaladım diye sorduğum da aslında kendimden ne kadar uzaklaştım sorunun cevabını karşımda bulacağımdan o kadar emindim ki tam gecenin ortasında aynı siyahın içinde “yeniden” diyebilmenin mutluluğunu yaşıyorum.  Herkes gibi ben de erteleme hastalığına yakalanıp basit hareketler ile günümü tatmin ederken, dönüp arkama bakmaya bir nebze olsun gücüm yokken ve tam da parmak uçlarım dibe değmişken,  tekrar kollarımı açıyorum. Çok özledim, özlemişim..

O kadar küsmüşümki kendime cümle kurmadan önce, hangisinden başlasam diye düşünüyorum. Şu düşman olduğumuz günlerde yastık altına sakladığım oklarımı bu gece bir yerlere fırlatmalı aslında. Sağdan soldan çıkacak bozuk türkçeli öz eleştirilere bile muhtacım. Yüksek ses, inanç olmaya başladığından beri kim nerede nerenin altında saklandığını şaşırmış durumda. Sabahın köründe taksim metrosundan  meydana açılan dünyanın bana ait olduğunu hissettiren ışık, gelip geçici sesler arasında hergün aynı yoklamayı imzalıyormuş gibi..
Bugünlerde düzen ve sistem kelimelerini neden bu kadar fazla kullandığımı anlamamış olmamın sebeplerinden biri tabana oturtup bezlediğin düşüncelerinin ne zaman sıcacağını bilmemek. O kadar çarkın içinden etrafını sistemleştirerek kendine düşen parçalarla oyun oynamak istiyorum ama sen bozulmaya mahkum bir insan ürünüsün diyen arka fon ve zoraki beslediğin motivasyonun ile nereye kadar? Belli ki biz başından kokan canlı sistemine hitap ediyoruz..
Biraz İstanbul’a..
Kışın sonlarında bıraktığım bedenimi sürükleye sürükleye bahara taşımaya çalışırken üzerime kapanan kapıların arkasından sesleniyorum yaz aylarına zira İstanbul bahardan zırnık koklatmamakta niyetli. Saygıda kusur etmesekte vücudum üstündeki giysi sayılını azaltmak için derime ve bana her geçen gün daha çok baskı yapıyor. Şortla dolaştığımız serin akşamüstülerini düşündükçe tıbkı şuanda canınızın dondurma çekmesi gibi bir istek oluşuyor içimde. Cezası uzatılmış yaramaz çocuk durumundan kurtulmanın zamanı geldi de geçiyor. İstanbul birazcık söz dinlesen?

Sabahları kendimi zar zor dışarı attışımda günüme neşe pompaladığım şarkılarım var. Yoksa saat 07.00 da öğrenci bedenini yataktan kaldırıp bir de mutlu etmek kolay bir iş değildir. 

Sabah Şarkısı



Mutlu geceler..

13 Şubat 2011

Kafa Notları : Bugün

Bugün, o rüyadan korkarak ve haz alarak uyandım. Bilincin kapalı olduğu bir uykudan, kontrolün yarısını şeytana verdikten sonra neler olabileceğini merak eden araştırmacıya dönüşürken sadece kendime baktım. Ay ışığında kurda dönüşen paranoyalarımızın deri altına itilen üzüntüsünü yaşamak için gün batımında doğmak lazım. Sabaha kadar temizlediklerimizin sende olmayanlarla kurduğu iş birliği sayesinde, üzüntünü yaşamak ve vicdanını susturmak arasında durduğunda, ne zaman neyi tercih ettiğini soruyorsun kendine. Bunun başka bir açıklaması olmadığına kendine inandırarak, şimdiki zamana kurban ediyorum ruhunu. Sıradan şeylerin yönettiği bir düzenin, gariplik çerçevesi içinde toplanmış bir avuç canlısıyız. Hep beraber sonumuz nereye gidiyor diye düşünsek de, gülücük ve somurtkanlığımızın üstünde sakladığımız bir kaç düşünceyle yaşama bağlanma yemini ediyoruz.
Bugün, güzel bir gün geçireceğime yemin ederek uyandım. Buna kendimi inandırmak için  sağlam bir cümle kurduktan sonra başkalarının yaşamlarına kayan aklıma kahvaltı sözü verip açlıkla terbiye ettim bedenimi. Temizlenmek ya da temiz olduğuna inanmak için ve daha çokta çocuk yerine koymamak için kendimi, duş alarak üçüncü kez uyandım diyorum. Bu aralar rutine düşmemek için tanımlarıyla oynadığımı fark eden içeridekiler, sıkkın ve hevesini yutmuş beni, her aynaya baktığımda uzaklaştırarak, aradaki mesafede  çözüm aramamı istiyor. Peki cevabı bilip bir şey yapamamak ve bunun benim acizliğim olmadığını kendime ispatlamam için ne yapmam gerek? Sihirli değneğe muhtaç bir denek gibi yaşamadığımı gözlerimin içine bakan herkese haykırsam da, efkarlanan bana bir şey yapamayacağım.
Bugün, ne yaparsam yapayım asla diğerinden farklı bir gün olmayacağına inanarak uyandım. Sanırım bu konu hakkında fazlaca nedenlerim var. Değişkeni azalttığımda ortaya çıkan sonuçtan memnun olmayan bilim adamının zaten içgüdüleriyle hareket ettiğini kendine itiraf etmesi, beni susturan. Eğer tanrı yardımıma koşacaksa şuan tam zamanı..










Julian Plenti - Games For Days





4 Şubat 2011

İyi ki..

Duvar saatlerini severim, dünya da arkada bırakılanları daha iyi gösteren ve her birinin üstünden tekrar geçeceğini fark ettiren başka bir alet yok sanırım. Bizlerin yoğurmaya çalıştığı günlük bunalımlar arasında istikrar abidesi görüntüsüyle daha en başından psikolojik olarak yenik düştüğümüz zaman, sen kendini çukurdan çıkartana kadar bedenini de sarıp sarmalıyor. Yarısı karanlık bir odada daha geceye kucak açmamışken, satır aralarında kendi kokumu bulabiliyorum. Tesadüflere inanmayanlar için günde bir kez doğruyu söyleyen beynim, dün gecenin sınırlarında tutuyor beni. Gafil avlanmak, avcıya ait bir başarı olsa da gafil avlanabilmek, her şeyi yeniden hissetmek adına “av’a” saygı durulması gereken bir durum. O kadar eksikliğin sinirini basit bir sesin sürekliliğinden çıkarmak, duymak istediklerin arasına yerleştirdiğin suçluyla baş başa kalmak demek. Oysa ben sadece aklımı başıma getirmeye çalışıyorum. Evet hem de masumca..

Kısa süreli ziyaretlerinde şeytanla yakınlaşan beden hareketlerim olmasa, bütün gün yatağımda kalacak gücü kendimde bulabilirim. Her bir uyanış, yeniden uyuyana kadar daldığımız bir uyku olsa da, fazlasını istemediğimiz anlık hesaplaşmalarımızda, çok zorlayınca yeni bir doğuşu simgeleyebiliyoruz. Merakımız yeni sayfa açmak olmasaydı, her karalamamın üstüne bir fincan kahve alıp geçmişin filtresine takılmazdık. Neyse ki dünya her gün başa sarıyor da, içimizdeki umuda ve her gece yarım kalan uykumuza sarılıp, yeni bir başlangıç tamlamasını hayata yedirebiliyoruz tek bir istisna dışında, doğum günleri. Kapıdan içeri girdiğim de yüzüme bakmayan her ne varsa lanet okuduğunum, aslında her zaman yalnız kalmak istediğim ve gerçekte yalnız kalmaktan korktuğum, duvar saatine bakarken duvarda yok olduğum gün, doğum günü..

10' lu yaşlara veda; tasolarla başlayıp çakıl taşlarına dönen oyuncaklarım, her cümlenin içine “artık” yerleştirme ısrarım ve yaşımı ikiyle çarpıp daha çok var diyememe üzüntüm arasında kendini yok ediyor. Her zaman  en iyi izleyici olmaya çalışan, bir çok ayrıntıyla kafa karıştıran düzende vitrine konulmanın yaşı, 20' li yaşlar. Hoş geldin demekten başka çare kalmıyor..



29 Ocak 2011

Beyin Röntgeni

Başımın içindeki ağrı düşünmeme engel olsa ömrümün sonuna kadar çekmeye razıyım. Ne zamandır başka şeylerden medet umuyorum bilmiyorum ama kaçınılan sonun sahnelerini yavaş yavaş üzerimde oynuyorum. İnsanları betona bürüyüp dört duvar arasında üstüme gelmelerini beklesem de onlardan kaçmak için daha ne yapabileceğimi bilmemek canımı sıkıyor. Bir de her seferinde özenle dondurduğun duyguların daha çözülmeden yenilmeye çalışılması, buna hayır diyecek gücü nefes almak için harcadıysan ve çoktan tekrar tükürüldüysen herhangi bir yere çok fazla söz düşmüyor kendini tanımlamaya. Derdim de bu değil zaten sadece yapmak zorunda kaldığım, seçenek dahi oluşturmayan egoist ruh bunalımlarından nefret ediyorum. Basit bir ağrı kesiciyi eline aldığınızdaki o küçümser bakışı uykuya dalmadan önce kendime yediriyorum. Sinir, nefret, bulantı ve tabiki baş ağrısına rağmen kendini tezatlıklarla besleyen beyin röntgeni düşünceler, bilincim kapalıyken ne yapıyorsunuz bana demek istesem de yaklaştığım bedene savaş ilanından korkarak geri adım atıyorum. Yarım saati, günlermiş gibi yediren bünyeme hayran hayran, ışığa uyum sağlayabilen gözlerimle sersem sersem turlar arıyorum odamda. Sıcak yorganın altından çıkmak depresyon teşhisin bir belirtisiyse durmaksızın kendimi suçlamam ve sürekli aynı şeyi tekrarlamam neyin nesi diye soruyorum desenli perdelerime. Sonra uzun yıllar abimle paylaştığım odada onun nefesini dinleyerek uyuduğum huzurlu gecelerim geliyor aklıma. Biz büyüdükçe ben, onu koruyacak kadar biz olamadım, sadece elime yüzüme bulaştırdım..

Hayatı televizyon karşısındaki kanepeye indirgeyeli tam 1 hafta oldu. Birini bağrına basar gibi zihnime doluşan daha yeni eskimeye başlayan hatıralarımı barındırması, halen telefonumu başucumda taşımama neden oluyor. Tam bu sırada provokatörü eksik bir isyan cümlesi dökülüyor ağzımdan ve parmaklarımdan çıkan cümlelerin aslında her nokta koyuşumda sonlanmadığı gerçeği daha da hissettiriyor kendini. Her şey basit olsun derken ve fütursuzca hayatımıza eklediğimiz alışkanlıklarımızın nankör hikayelerini dinlemekten bıkmış bir parçamız var içeride. Bu sözler onun..

CocoRosie nin fısıldadığı şarkılar(Gallows) kendimi bir müzik kutusunun içinde figürana dönüştürüyor. Sahibim kimse onu mutlu etmek isteyen o kadar  çok sevgi var ki içimde lambadan çıkan cinleri kıskanıyorum, farkında değilim.  Beyaz sayfalara düşman baş ağrım kimin tarafında olduğunu yeteri kadar belli etmediğini düşünüyor olsa gerek zonklamasının nedeni. Eşiği yüksek bir fiziksel acı geçmişim olmasa beni uyuşturup geceyi, parlak aya kürtaj ettireceğine inanacağım. Senin amacın farklı ama ben biliyorum..

Tam karşımda kurumuş ama annemin umutlarını söndürememiş bir guzmanya  var. Guzmanyalar tam orlalarında kırmızı bir çicek taşırlar. Öldüklerinde sadece o çicek kurur yaprakları halen yeşildir, sen yaşadığını sanırsın ve bir gün cesaret edip kuruyan çiçeğe dokunduğunda bütün köklerinin öldüğünü farkedersin. Bu yüzden guzmanyaları severim daha doğrusu ölümlerini.. 

5 Ocak 2011

Kafa Notları : Herşey Mevsim Normali

Bu aralar yatağımda beni iteleyen bir güç aranıyor, aslında uykuyu hiç sevmem ama sorun şurada hem gece ayakta kalayım hem sabah erkenden uyanayım hem de günümü dolu dolu geçireyim zihniyetime söz geçiremediğim için e haliyle vücudu bir yerde uykuyu difüzyonla zihnime sokup beni yatağa bağlıyor. Bir de şu telefonun alarmını kurup yerini ezbere bildiğiniz baş ucunuz varsa ve kısa belleğiniz de biraz sersemse alarmı duymuyorsun bile. Buraya yazmaya başladığım ilk zamanlarda kendime düşman bir yanım vardı  her neyse konuyu telefonun alarmını kurup odanın en uzağına koyduğuma bağlayacaktım olmadı. Bir nevi kişisel işkence başlangıcı diyebilirsiniz. Fakat işe yaradı, alarmı kalkıp kapatmadım belki ama bitene kadar bekledim ve güne kendi kendime sinir olarak başladım. Tek başına koca bir evde uyanmayı o kadar özlemişim ki istediğim şekilde fiziksel sınırları zorlayan esmene hareketlerimi yapabildim. Hazır konu bir şeyleri özlemekten başlamışken devam edeyim. Yemek konusunda benim için en can alıcı nokta sabahleyin yapılan, mümkünse benim hazırladığım kahvaltılardır. Boş fincanı dolaptan alıp şöyle bir masaya uzaktan baktıktan sonra çayı doldururken neşelenen yüz ifadem var ya baharda uçuşan kelebeklere nispet eder gibi. 
Mevsim normallerindeki İstanbul'un sabahları içime giren sert bir soğuğu var, bedeni bir kaç saniye şoklayıp düşüncelerin tekrar atmasını sağlıyor. Gün içerisinde sıkış sıkış dolmuşlarda yapılan yolculuklar çeşit insan profillerini inceleme açısından oldukça elverişli ortamlar. İçeride santimlik yer bırakmayan şoföre çemkiren teyzem her zaman var o dolmuşta, dolmuşa binerken ortalarda olan sonra itelene itelene şoförün yanına kadar giden, kaşla göz arası muavine dönüşen zavallı kız yine orada. Tabi kulağına bastığı müzikle dünyayla alakası olmayan şu cool gençte, biraz arkalarda yine yer edinmiş kendine. Kısıtlı sahil güzergahında soğuktan kabarmış boğaza kaçamak bakışlar atıp günümün yeterli mavi tonunu içime çektikten sonra azalan oksijen oranından kaçarak kurtarıyorum kendimi. Depoladığım birkaç kararla ve henüz farkına vardığım hayatımla daha da eğlenceli olmaya başlıyorum. Burası iyi sen istersen yanıma oturabilirsin diyebilen az düşünceli, kafası çok menteşeli arkadaşlarımı anlamamak elde değil. Kocaman bir nefesi daha  içime çekip, kimin kafası daha dumanlı diye düşünmektense senin, benim çikolata kaplı korkaklığıma sulanman daha mı iyi? Kuyudan daha çok su çıkartan hayatta kalacaksa geçen zamana selam çakmak en asil davranışımız olsun dimi..





She came over and asks: Do you want to dance?
And I said: Yes!!!

Hızımı alamadım

Related Posts with Thumbnails