14 Mayıs 2012

Toz Toprak


Dean West

Paylaşmaktan hoşlandığımı daha önce söylediğimi hatırlamıyorum. İnsan neden özel olduğunu hissettiği kişinin arka planında mutlu  olabileceğini umar ki? Çok saçma.. Zaten sana bütün olarak verilmiş her şeyi başta kendin olmak üzere parçalamaya çalışarak amaca hizmet etmenin tatminliği sokuşturuyorsun düşüncelerine. Hayır, kimse yok karşında bunları kabullenmemeni sağlayacak. Elime ne mi geçti? Farkında olmadan ırzına geçen dakikalarından zevk aldığını saklamayacak kadar çok şeyi aldım içime. Belki sürünerek yol alıyorum ama parmağı kibir tutmuş çocuk işaretlerine odaklamıyorum da kimseyi.. Değer biçmek sorun değil çünkü dokunan herkesin bir şekilde ödüllendirildiği bir bedenin içinde yaşıyoruz. Sorun bundan sonrasına hizmet etmek ya da bir şeyler beklemekle başlıyor. Çünkü konumlandırırken rota sormuyoruz kimseye ya da özelleştirirken sıfat istemiyoruz kimseden. Ah yerlerimizi doldururken ki gururumuzu bir de okşatabilsek yüklemlerle.. İşte burada tıkanıyor yollar. Çünkü değişmezin içine girmek, karanlık odanın ortasında uyanmak gibi. Çok şey var çevrende, ama asla ışık yok, ışığın yok..

Geriye adım atıp, olgun taklidi yapıp, bir kaç tutamadığın nefesi paylaştığında rahatlayan belirtiler göstererek atabiliyorum nefretimi. Ama yine de değer verdiğimi paylaşmak istemiyorum. Hadi bencilliğin doruklarındasın, ruhunu hapse atsalar bedenim nerede diye telaşlanırsın deyin bana. Verdiklerimin hesabını tutmaya çalışmak saçma fakat aldıklarıma düşen sınırlı zamanı bölmeye de niyetim yok. Daha düşürdüklerim de var ki onlar çoktan toz toprak olup uzaklaştılar benden. Tamam belki toz toprak olmadılar sadece uzaklaştılar. Sonuç ? Zihinsel kontrol altına girmiş anıların akıbetini hepimiz biliyoruz. Biraz efkar için meze yapılacak olanları saklayarak rafa kaldırılmış değerler biçemiyoruz sadece. Fazlasına gerek var mı? Ben devam ediyorsam gerek yok. Olmayacakta.. 


8 Nisan 2012

Fazla





Günlerdir kafamın yerinden gittiği anlar dururken yine en ayık halimle, belki bu sefer daha derine inme günahını içimde saklayarak oturuyorum bulutlara. Neyi gördüğümün önemini yitirmemek için o kadar çok çabalıyorum ki, bazen ne görmek istediğimi bile unutuyorum. Kaybolup giden şeker taneleri  gibiyim. Sıcaklığınızda yok olmak mesele değil, geri gelememek üzüyor beni. Fazla değer dağıttığınızda içinizde bitiveren salak saçma düşüncelerin benden habersiz cesurluğuna atıyor bazen kafam. Kontrolü bana gösterdiğiniz günden beri böyleyim. Paylaştırdıkça ve en güzelini hediye ettikçe birilerine çalıntı izi vermemek için var gücüyle yorulanlardanım. Sebep?  İnsan asla bir soru uzaklığı kadar yaklaşmamalı birilerine. En hazırlıklı olduğun şeyin deriye dayatmasından acı çekecek olsak, dürüstlüğün önemi kalır mıydı? Sanki daha kıymetli şeyler varmış hissini ne kadar çok sevdiğimizi düşünürken tatmin olduğumuzu hangi duygularla geçiştiriyoruz merak ediyorum. Yönetim elinden alındığında bir şeyleri kaybettiğini bilen zihninin devam etmeyi başaran alçaklığını yüzüne vursalar tutunabilir misin? Kenara çekilip hayata çektirmeyi denemelisin! Birilerinin sana yol verdiğini anlayarak ezdirdiklerin ve kaybettiklerinin sayısı yok elimde. Ama miden kabarık ise cesetlere boş yer açmaya çalışma. Durdurulduğun anda yok olmaya başlayacaksın. Bu yüzden yarısı boş bazı insanların. Bu yüzden daha fazlası çok ya da adam gibi bir paylaştıran yok.. Yaklaştıkça kendini kaybeden bir mekanizmanın dayanılmaz monotonluğu içine sığdırdığımız düşüncelerimizin kaçını başkalarına parçalatmadan tatmin olabiliyoruz? Yıkılmaya geldiğin dünyadan bir başkasını isteme yanına! Seni ayakta tutana, kahramanına ve kusarak kutsadığın yarınlarına bulaştırma kimseyi.

Ne zaman inanmaya başlıyoruz? Hangi evresinde kabul ediyoruz hayal kırıklığını? Cevap vermeden bu kadar  cesur davrandığımızı biliyor muyuz peki? Kendimden uzaklaşmaya çalışırken ve acaba kime hizmet ediyorum diye düşünürken, milyonlarca ince çizginin üzerinde olduğumu  fark etmek hoşuma gitmiyor değil. Bazen aniden değişebilmeli bir şeyler.. Hep kenarlarda oturarak köşedekileri hayal eden o  suskun ama aslında en iyisi olanlardan bulmaya nereden başlayabiliriz? Fikri olan var mı? Hadi ama hepimiz biliyoruz, içindekileri yönlendirmeyi bıraktığında bölmeye başlıyorsun karşındakileri. Sana yetmez hiçbiri onu da biliyoruz fakat nerede sürtüyor ruhun farkında bile değilsin. Tek bir kelimeye şifre diyerek ibadet ediyoruz. Onun yaltaklığına güvenen milyonlarca insanın canlı olarak nitelendirildiği bir şehrin en salaş sokağında evimiz. Aranızdan geçerken olabileceklere hizmet etmem gerekiyorsa, canavarları özleyen bir ruha bakıcılık yapmak zevkim olarak kalsın. Bölüyorsam aptalım fakat sen parçaladın, ben sustum..

İyi geceler.


26 Şubat 2012

Tadını Çıkar

Artworks - Louise H - Le Turk



Durduruyor muyum seni? Cevap ver! Her seferinde sızıp gittiğimi neden gözüme sokuyorsun ki? Belki sonucu düşündüğümüzde esir olduğumuz şeylerin listesini tutsak, ardımıza nasıl baktığımızı anlayabiliriz. Yine de kaybolmadan önce söyleyeceklerimi dinlemeni istiyorum. Hazır kimse yokken, bir bedenden daha fazlası olmayı süresiz ret ettiğimiz için sarılalım birbirimize. Hem kıyıya vuran dalların fırtına sessizliğini yaşamamış olurum. Sırları karıştırınca ya da dev aynanın karşına kıyafetlerinle çıkınca hep aynı duyguyu yaşamaktan bıkabilir mi insan? Sıraladığımız nedenlerin arasından çıkarcı davrananları sevmemiz, bence özür dilemeyi bağlayan ve çark etmeyi basamak sayan zihniyetin kökünü oluşturmakta. Hani sen kapıdan çıkıp giderken arkana bakmadan ağlıyorsun ya, hayatına tokat atana hak etmediğini vererek kendi hakkından çalıyorsun ya.. İşte tam o sırada tohumluyoruz sabahın ilk ışıklarına.. Nereden geleceğini bilmediğim sözcükleri kafamda sıralayarak güzel bir gün geçirebiliyorsam, hangi dünyada olduğuma karar vermeyeceğimi herkes fark edebilmiştir sanırım. "Tadını çıkar" gibi bakıyorum ardından. Bir tutam şeylerin arasında elimin ne işi var diye sormuyorum bu sefer kendime. Dilimin neresinde olduğunu bilmediğim mecralarında yeni bir şeyde aramıyorum. İnan.. Aslına bakarsan güzün içine bu kadar sarı bulanmış bir pazar gününden çok da fazlasını hak etmiyorum. Dönemeçler diye diye hangi ahlaksızın sırtına yanaştığımızı unutsak da yüz yüze kaçacak yer sayısını azaltabiliyoruz. Saklanacak yerimiz var biliyorum ama çepere yaklaştıkça tuhaf bir koku geliyor burnuma. Daha fazlası olduğunu anlayabildiğin kadar yanımdasınız zaten kafa yormaya gerek yok. Çok laf soktukça ne kadar daha içime kaçtığının farkına varıyorum. Ruh orospuluğu da tam burada başlıyor zaten. Almak için vermeye başladığın da.. Tam bu yazı kadar uzaklaştım herkesten, ikinci tekil kişiye seslenirken yine karşıma oturdum. Resimdeki yedi farkı bulmaya çalışırken, sadece insan biriktirmekten başka bir şey yapmadığımızı fısıldıyorum kulağına. Duy beni! 

Pazar günüme bulaştırdıklarım hep değerlidir. Öyle de kalacak..
İyi geceler.

Oh Land - Wolf and I


16 Şubat 2012

Ters Orantı




Nerede kalmıştık? Unuttum.. En çok girenden başlayayım o zaman. Benim gölgelerim var. İnanmıyorsanız tek tek ispatlayabilirim. Gün batışına kir bulaştırınca ya da beyin uzuvların arasından egonu uzattıkça yaşlanmıyorsun. Anlasana! Geriye dönük aldıklarını, sağa sola bulaştırarak yaş kazandığını sanıyorsan, elbet bir gün sen de kusacaksın o korkuluktan sarkarak. Kendini uzaklaştırmak için tuttuğun arkadaşlarının eline sürülmüş basit bir tesadüften daha öteye geçebileceğini mi sanıyorsun? Ya da aldığın kararlar.. ‘Hepsi mi?’ diye bakma gözlerime. Sen kendinden utanıyorsun ve en kötüsü de anlamaya devam ediyorsun. Seni kör edip beynini ezsem ne kadar mutlu olacağımı hesaplayarak bile zamanımı çalabiliyorsun. Yapma.. Kendimden başlıyorum, gerisini getirememeyi boş ver, ileriye gitmemin tek suçlusu sensin.. Evet taşınacaksın ama önce ben bitirmeliyim ya da hiç başlamamalıyım. Çok görev alırsak ne kadar yükseliriz diye düşünen bütün düz mantık canlılar hakkında öyle sempatik düşüncelerim var ki sanırım bu dünyadan ayrılırken yanıma bile alabilirim onları. Hem bir gün durursam, yanımda gülünebilecek bir şeylerin olması gerekmez mi? Ayinime davet ediyorum sizi.. Bir şarkıya 150 kelime sığıyorsa eğer, hayatıma ters orantı yapacak kadar şeyi nereden bulabilirim diye kara kara düşünüyorum. Hayır, yardım etmeyin! Ben zaten karışıyorum hayatınıza siz isteseniz de istemeseniz de. Ben zaten ön sıradan yer buluyorum kendime sen en kötü performansını sergilesen de. Merak etme.. Bitiyor diye üzülmeyin, tükenmemeye o kadar çok alıştırıldık ki öldümüğüzde ot olarak tekrar doğacağımızı düşünen dedelerin torunlarıyız. Sonsuzluğu yapıştırınca karakterinin üzerine, kukla gözükmemek için yaptıklarınla daha çok yok oluyorsun. Farkına var! Aldığım kararın izlerini hayatımın her yerine özenle taşıyabildiğim için azim notumu yükseltsem de içerideki işçiliğe gereken saygılı göstermediğim için hep yarım kalıyor rüyalarım. En güzel yerine biber süren anneler kadar istikrarlı olsam, sürünebilen varlıklar arasında yerimi sağlamlaştırmış olurdum. Bir de kapıdan çevrildiklerim var ki, onlara zamanımın kodlarını vererek nerede olduklarını hatırlatmaya çalışıyorum. Benim görevim ortaya çıkarmak olsa başımı kuma gömerek sana ‘seni seviyorum’ derdim ki senin kelimelere sadık kaldığından çok kendime saygım var. Yapmıyorum.. Belki kenarda durunca daha heyecanlı geliyor olabilir size hayat ama içinize aldıklarınızın uçlarına bu kadar itaat ettiğinizde, siyaha saplananların dürüstlüğünü saatlerce tartışabilirim. Sıraladıklarının ya da değer biçtiklerinin içinde kimlerle yattığını ben biliyorsam sen ne hissediyorsun? Aldatma.. Sana arkamdan iş çevirmen için tek bir şans veriyorum. Sakın kullanma!


Tükürmediğimi yalamak en güzeli..
İyi geceler.


4 Şubat 2012

Doğum Günü


“İşte geliyor! Yıldızların arasında, dünyaları yutarak, atomlardan, güneşlerden enerjiyi emerek, işte geliyor! Kurşunlar öldürmüyor onu... köpekler ısıramıyor! Sağduyunun sesini dinlemeyi reddediyor! İşte, şimdi de bir hidrojen bombasını yuttu. Ah, Tanrım, geliyor... bizim tarafa! Kabus asteroid, manyak vakum, trans-kozmik serseri! Durduramıyoruz onu. Fotonlarla sarhoş oluyor, zehirli plutonium’dan pizzalar yiyip semiriyor. Petrolümüzü istiyor, güzelim kömürlerimizi istiyor, Graceland Birinci Hava Birliği’ni, askerlerin iplere astığı ıslak çamaşırları bile istiyor. Her ergi yalayıp yutacak, her voltu çiğneyecek, meğer ki... İşte, manyetik lazer filemizi parçaladı. Dikenli tellerin yararı yok, napalm ona bir ziyafet! Kurtulamıyoruz, yönünü değiştiremiyoruz... onu ancak bu küçük çocuk durdurabilir!”

Küçük çocuk, 20 yılını da yanına alarak büyümeye devam ediyor...
İyi ki doğdum.

30 Ocak 2012

Müzik Notları: Two Door Cinema Club







Two Door Cinema Club


Two Door Cinema Club, Kuzey İrlanda'da kurulmuş indie rock grubu olarak karşımıza çıkıyor. 2007’de bir araya gelen Two Door Cinema Club; Sam Halliday (lead guitar, backing vocals), Alex Trimble (vocals, rhythm guidar, beats, synths) ve Kevin Baird (bass, backing vocals) gibi üç genç müzisyenden oluşmakta. Grup üylerinden Trimble ve Halliday tanışmaları Bangor Grammar School’daki öğrencilik yıllarına dayanıyor. Grubun ilginç isminin değişik bir hikayesi var. Halliday’in yerel bir sinema olan “Tudor Cinema” sını hatalı okumasıyla başlamış ve sonrasında Two Door Cinema olarak devam etmiş bir yanlışlar dizgesinin sonucunda ortaya çıkmış. Kurdukları myspace sayfasında her geçen gün artan ilgi, onların üniversiteyi yarıda bırakarıp stüdyoda yeni parçalar üzerinde çalışmalara başlayarak radikal bir karar almalarına neden olmuş. Daha sonra bir kaç ünlü müzik blogunda haklarında yazılmış makaleler, popülaritelerinin artmasına yardımda bulunmuş ve Temmuz 2009 da Londra’daki Eastcote Stüdyolarında Eliot James ile ilk albüm kayıtlarına başlamışlar. 2009 sonunda BBC’nin Sound Of 2010 Poll’a seçilmeleri, ilk albümleri üzerindeki meraklı bekleyişin artmasına neden oldu. 2010’nun hemen başında NME dergisine verdikleri röportajda şarkı listesini açıklayan grup, 1 Mart 2010’da İngiltere’de “Tourist History” adlı ilk albümlerini yayımladı. Albüm ismini, sürekli turnede olduklarında her gittikleri ülkede turist gibi olduklarını ve şarkılarının büyük bölümünün bu turnelerde çıktığını söyleyerek açıklamışlar. Düşününce mantıklı gelmiyor değil:) Albümlerindeki “Something Good Can Work” ve “Undercover Martyn” parçaları Vodafone ve Meteor reklamlarında kullanıldı. “I Can Talk” ise FIFA 11 ve NBA 2K11 oyunlarının Soundtrack’ları arasına girerek, grup için harika bir tanıtım sağlamış. Son olarak İrlanda’da 2010 yılının en iyi albümü ödülünü alan Two Door Cinema Club, aynı zamanda geçen yaz Glastonbury, Reading, Rock Werchter, Oxegen, Leeds, Hurricane, Southside, Main Square gibi Avrupa’nın en prestijli festivallerinde çaldılar. İkinci albümleri için beklemedeyiz..


Röportajları: www.ameliasmagazine.comhttp://www.thelineofbestfit.com
Twitter:  TDCinemaClub
Offical Website: twodoorcinemaclub.com

Tracklist: Tourist History

1. Cigarettes In The Theatre
2. Come Back Home
3. Do you Want It All?
4. This Is The Life
5. Something Good Can Work
6. I Can Talk
7. Undercover Martyn
8. What You Know
9. Eat That Up, It's Good For You
10. You're Not Stubborn

Two Door Cinema Club | Rock Werchter 11 - Undercover Martyn



Two Door Cinema Club | Gastonbury - All Performance



Two Door Cinema Club - Something Good Can Work (Acoustic)



Two Door Cinema Club - Come Back Home



Two Door Cinema Club - I Can Talk








 






İyi Geceler..




28 Ocak 2012

Günahkar Damgası

Sonia Sieff

Silinip gitmek bu kadar zor. Sana sesleniyorum, zihnime çöreklenmiş anılar.. Yaramaz çocuklar gibi her köşe başında çıkan ruhu karanlığa gömülmüş korkularımla,  iş birliği yapmasaydınız belki daha rahat yalnız kalabilirdim. Kendimi gömünce, arkamdan ağlayanlardan çok yanımda kaybolanlarla ilgilenmem basit bir sebep-sonuç ilişkisi. Ama burnumun dikine gidecek kadar ene sahip olmayan, birçoklarının dokunuşlarınıyla sınırlı  ve az da sinirli bir ben var içeride. Bağımsız olduğumuzda serseriye dönen algılarımızın, her ayrıntıyla cilveleştiği ve asla güzel olmayana saatlerce bakakaldığı bir dünyanın tam ortasında nefes almaktayız. Fiziksel değişikleri sabitleştirmenin bir yolu olsa, sevgiliyi bu kadar çok istemeyiz hayatımızda değil mi? Bizim rutin dediklerimiz aslında başkalarının bedenleri arkasına sığınmış ve hayatımıza müdahale etmeye karar vermiş kimsesiz düşüncelerden ibaret. Tamam daha fazlası da var ama izlerin, onların izlerinin sen de bıraktığı tekrarlara ne kadar bağımlı olduğumuz gerçeğini sıyırıp alırsak üzerimizden geriye sadece koca bir korkak kalıyor. Zaten adlandırma konusunda bu kadar zayıfken, tüm tembelliğimizi kullanarak asla sahip olmadıklarımıza yön vermeye çalışıp ayakta kalıyoruz. Tebrikler, başarılıyız ki hayatımızda “yok” diye bir kelime var. Her şeyi silip gitmeye yemin ederek, günahkar damgasını en açık yerimize vursak da, halen tek bir maskenin arkasında kaybolduğumuzu iddia ediyoruz. Oysa yapılan her hareketin içinden nedenler dizgesini çıkartıp bunu “acılar” adında şiir okuyarak yüzümüze vuran bir sürü insan var. Basit bir çark işletmecisi olarak, kucakladığımız rutinlerimizden ve üzerimize yapışıp kalan  günahlarımızdan kurtulmayı öğrendiğimiz için mutluyuz. Peki aynı çizgiler arasında artık oynamak istemiyorsak? Yenilmeden biten oyunların hepsi gelecek hesaplaşmasıyla şimdiden üzerleri karalanmış bile. Bir sonraki diyebildiğimiz için yaşlandığımızın farkına vardığımızda gerçekten yaşlı olmamız ne kadar ironik değil mi? Kendimi küçümsemek için söylüyorum. Hangi deliğe girdiğimin bu kadar önemli olduğu günden beri nefret edebiliyorum. Beslemek zorunda olmadığım her türlü açlığıma boyun eğmek sorun değil. Sergilemek istedikçe tıkanan yollarımıza çareyi çoktan unutturduk.. Bize yakınlaşmak haram, gerçeği cümle içinde bile kullanmıyoruz. Eşleşmeden sağ çıkan sahte düşüncelere sarılarak iyi geceler dilemek günümüzün en güzel olayı mı yoksa? Aslında kabullenmek zorundasın  her şeyi, bilmelisin ölmeyi. Söz, elim de seninle olacak..





19 Ocak 2012

Geri Sayım

Jean Cocteau

Neden sürekli üzerimde bir lanetle yaşıyor gibi hissediyorum bilmiyorum. Belki de o son kötü sözü çıkartmayacaktım deliğinden. Hayatta göz ardı ettiğimiz şeyler ile bir ömür geçirilebileceği gerçeğini kabullenerek bir adım daha ilerliyorum. Çok fazla sözcük bulursam, burada yaşatmayacaklar beni. İstenmediğimi bana hissettirdiklerinde yerin kaç kat olduğunu düşünür dururum hep. Sonrasında istemsizce eli küreğe değmiş olana duyulan yoğun sevgi.. Bütün bunları canlandırdığımda, karşıma geçip oturan akıl dostlarıma birer birer dert anlatmaya çalışıyorum. Geri sayımın, engeller arkasında belli bir cazibesi var ama biz üstüne oturanlar için nabız aynı atmamakta. Bu yüzden parmaklarımın ucundan geri dönen her şey dilime tosluyor. Durdurulmayı benimsemiş bir düzenin içinde başımızı eğip gerilerden sesleniyoruz kulaksız ve dilsiz canlılara. Seni davet edeni bulduğunda ve hatta onu küstahça sahiplendiğinde bir kez daha anlayacaksın iyilik denen şeyin insana layık olmadığını. Şizofren başlangıcı seyrek baskıların bedeninde açtığı deliklerde solurken, gözlerini dikeceksin şahane manzaranın içindeki en umutsuz varlığa. Güneşin töreye kurban gittiğini söyleyecekler, belki bir kaç damla göz yaşı alacaksın seni aldatanlardan. Tepki verebilmek en büyük lüksümüz iken daha ne kadar içine gömdüklerinle yaşayacaksın? Erdemin toprak ile bir ilişkisi oldu da biz mi görmezden geliyoruz? Seni, kendinle barıştırarak bu hale getirdiler.. Unutma..

Bu gece vaktimi çalamadığı için kızdığım insanın hatırına yenilmemek için direniyorum. Geriye getirilmeyecek o kadar çok şey var ki  sırf bu yüzden bile kıyıda köşede ne varsa sahiple bilirim. Belki o hariç..

İyi geceler.

14 Ocak 2012

İzlerin Asaleti



Yabancı olduğumu çıkaramadıysan bu senin sorunun deyip  kendimden uzaklaşabilirim. Neden mi yapmıyorum? Belki sebeplerim üşengeçliğimden daha fazladır. Dolambaçlı yollarda fark edilmeyeni bulmaya çalışan gökyüzü meraklısı algımı kuma gömdüm.. Ben durduğumda onun nerede olduğunu düşünüyorum, sanki ithaflarıma layık bir tek o varmış gibi ufak bir bağ atıyorum anılara. Derinlerde kırılan aynanın lanetine, küfür gibi sabitlenmiş bakışlarımla karşılık veriyorum. Kimsenin arkamda olmasına gerek yok demiştim çok uzun zaman önce. Tamam eski değil belki ama çıplaklığımı hissettiğimin günden beri ürüyorum. Kıyamet buya sığdırılmaya ne kadar meraklı olduğumuzu dede hikayelerinden çıkartalı kaç yıl oldu hatırlıyor musun? Lanete sevgili demeyi tercih eden insancıl duygularımı korumayalı dündü sanki. Aramayı özledim.. Birkaç harf ile ilişkilendirilen ruh halim; kimin yatağında, kimin istemeyerek bıraktığı sıcaklığında titriyor? Özgürlüğü takıntı yaptığımdan beri, kapıları özler oldum. Devam eden her şeye sesleniyorum, yok etmediklerin ne kadar vicdanlı ki kendi kendini ortadan kaldırmayı bu kadar yetenekli. “Bizler” ile başlayan cümleleri özendirdikleri zaman diliminde yaşadığım için kendimi şanslı hissediyorum. Belki bir faydası yok ama dönmediğim yolların hepsine pişman olmak için adımladığımı fark ettim. Mayın tarlasına bırakılan ayak izlerinin asaletini düşünebiliyor musun? Parçalanmaya bu kadar yakınken kırıklarının ne kadar anlamlı olduğunu fark edebilmek. En iyisi çok fazla uzaklaşmamak kendinden, daha az sevmek elimden düşenleri.. En iyisi aslında insana bürümek her şeyi..



Samimi bir uykuya ihtiyacım var. 
Size de iyi geceler..



1 Ocak 2012

Kutsal Görev


Farklı zamanların içine neler koyuyoruz ki, başımızı dönüp dolaşıp aynı deliğe sokarak tatmin olmaya çalışıyoruz? Bir türlü çember geometrisinin içinden çıkamayan rutinlerimizi çok mu fazla seviyoruz? Acaba sessizliğe olan ilgisizliğimizi ve basite düşürme dediğimiz zırvayı çok mu ciddiye alıyoruz? Sürünmeye devam edebiliyorum diye keyfin yerindeyse, kafanın içindeki düşünceleri ezip geçen zihniyete saygı duyman gerekir. İsteklerini bir kağıda not edip yer çekimine bıraktığında, zaten seçenekler sonsuzdan bire iniyor. Yaptığının ayıp olduğunu söyleyecek boş duvarlar var ama senin gözlerinin önünde uyuşturduğun ve sevmediğin kalbini bu işe karıştırmana gerek yok. Aramızda derken herkes ciddi gözükür. Peki ya aramıza aldıklarımızın içimize ne ara girdiğini bilen birine rastladınız mı? Çıkanlara engel olamıyorsan tek sebebi budur! Benim sorunlarımı dinlemenize gerek yok, derdim farklı, güvenin bana. Karar vermemiz gereken şeylerin bu kadar bölünerek önümüze gelmesi, puzzle şekline olan fantezilerimizin somut gösterisi olsa gerek. Tek boyutlu düşünceyi benimsemiş bebek bedenimize hakaret etmek istemeyiz bence. Aslına bakarsan amaçlar o kadar belli ki, ışıkları kapadığında ilk karşına çıkan onlar. Kimse onları yerleştirmeye bile tenezzül etmemişken, uzuvların doğru yolu sahipleniyor senin yerine. Beynini soktuğun yerden çıkarmaya da tam bu sırada başlıyorsun. Ya da uyuşturucu dilenip daha derine yerleştirerek zevk alıyorum demenin en iğrenç boyutlarında tatmin ediyorsun kendini. Kızmıyorum, benim ait olduğum her şeyi becermek gibi kutsal bir görevim var.. Ya senin diğerlerinin içinde ne işin var?

Hepimiz fazlayız derken de ciddi görünebiliriz. Hatta üzerine yükleyip bir kaç adım bile atarız. Bizimkisi, başlarken dağılan orospu moralimize bıraktığımız zaman kaybından başka bir şey değil. Seni durduran şey neyse, ona gösterilen saygı doğrultusunda ilerliyor hayatın. Küfürlerle aramız iyi olmasaydı, bizi kötü yapan şeyleri nereden bulurduk ya da bizi kötü yapanı sözcüklere saklayarak aslında nereye tohumladığımızı sır saymak ne kadar adalettir? Önemseyeniz var mı? Sıkışan ben olduğumda, umurumda olanın benden alakasız olması, basit bir yalan sadece. Buna iyilik adını verdiğin an toprak ile buluşacaksın. Uyanır mısın bilmem, uyanmasan daha iyi..


Bu arada çaktırmadan yeni yıla da girmiş olduk.
Mutlu yıllar.

Bu yazıyı yazdıran şarkı

16 Aralık 2011

Müzik Notları: Metronomy



Metromony, 90’lı yılların sonunda İngiltere’nin Devon şehrinde Joseph Mount tarafından kurulan bir elektronic müzik grubu olarak arşivlere girselerde kesinlikle takip edilmesi gereken, özgün bir müzik yapmaktalar. Joseph Mount, uzun süre boyunca çeşitli projelerde ve gruplarda davulcu olarak bulunsa da, o dönem bir çok grubun kız meselelerinden parçalandığını da söylemeden geçemiyor. Babasından satın aldığı eski bir bilgisayar ile elektronik besteler yapmaya başlayan Mount, grubun adı, Metronomy’i kendisi şeçiyor. Brighton’a taşındıktan sonra ün kazanmaya başlayan grup, zaman zaman solo, zaman zaman Gabrial Stebbing ve Oscar Cash katılımıyla canlı performanslara imza atıyorlar.

2005 yılının sonbaharında, 6 yıllık bekleyişin sonunda Pip Paine adında ilk albümlerini yayınlıyorlar. Sonraki 3 yıl içinde sürekli farklı vokaller ile beraber yeni remixler yaparak müzik hayatına devam eden Metronomy, 2008 yılında Nights Out adında ikinci albümünü çıkartıyor. Bu albümde Kris Menace’nin remixi olan “Heartbreaker” ile müzik listelerinde bir numara olarak, iyice tanınmaya başlıyam grup, son olarak bu yıl ilk önce “She Wants”, ”The Look” ve “The Bay” parçalarını yayınladıktan sonra 11 Nisan’da The English Riviera ablümünü çıkarttılar. Geçen yaz Avrupa’da Oxegen Festival, T in the Park, Reading Festival, Glastonbury, Bestival gibi büyük festivallerde çalan Metronomy’in umarım kısa süre içinde yolu Türkiye’ye düşer de, biz de onların canlı performanslarından mahrum kalmamış oluruz.

11 Aralık 2011

Herkes Yok Aslında



Evet, ne kadar karanlık varsa bu oda da paylaştırıyorum, sinsice sokuşturuyorum kimsesiz bedenleri hizmet eden boşluğa. O kadar soyuta bulanmak istiyorum ki sanki bir adım sonrasında mezar taşına takılıp düşecekmiş gibi. Toprağı kokusuyla ayırt edemeyecek kadar fakirim bu aralar. Hadi elimden tutacak, çaprazlamasına  koyduğunda daha çok yer kaplayacak canlılar bulalım. Belki daha çok göç eder daha çok yüzü arkamıza alarak var olacak birine hizmet ederiz. Aslında bunların arasında daha da doğrusu boşluğun en ortasında koca koca hiçlikler var kafamın içinde ama söylemek istemiyorum, bana kalsın. İnsana derin kelimesi yasaklamalılar. Her kullandığımda ruhum biraz daha istiyor, biraz daha çekiyor kendini rüzgara. Çok da sebeplenmeyerek uzaklaşmak istiyorum fakat herkes arkadaş burada, herkes yok aslında..

31 Ekim 2011

Müzik Notları: Empire of The Sun




Luke Steele ve Nick Littlemore ikilisinin, tanışmalarından 11 yıl, çıkardıkları albümün üzerinden 3 yıl geçmesine rağmen henüz çok büyük kitleler tarafından tanınmıyorlar. 2008 yılında kurulan Avustralyalı elektronik müzik grubu, Empire of the Sun, kısa sürede kendi tarzlarını hissettirmeyi başarmış sayılı müzik gruplarından.
İlk yayımladıkları şarkı olan “Walking on a Dream” hem müzikal hem de görsel olarak gelecekte bizi nelerin beklediğine harika bir başlangıç örneği. İkilinin defalarca üstünde durduğu aralarındaki müthiş kimya ile zıt yönden gelen iki ruh arkadaşının buluşması, müziklerine harika bir şekilde yansımış. Hayatımızda hep boşlukları doldurmak için kullandığımız müziğin, dokunsal ihtiyacını çok iyi kullanarak, söyledikleri gibi sadece “büyük şeyler” yapmaya çalışıyorlar. Bu kanıya ilk video kliplerini izleyerek varmak mümkün. Şu sıralar Amerika ve Avustralya arasında mekik dokusalar da yakın zamanda yollarının Avrupa’dan geçeceğine eminim..

Daha fazla merak edenler için 2009 yılında Prefixmag'e verdikleri röportaj

"Walking On A Dream"



"We Are The People"



"Standing On the Shore"




16 Ekim 2011

Derdimiz Ne?


Ne zamanın ne de vurgunun önemi var, benim cümlemin içerisinde. Dışarıda kendini boşluğa bırakmış damlaların bile hesabını tutamıyorsam, neden hep yanlış taraftayım diye bağırası geliyor insanın. Tamam planlarımın hezimetinden ben sorumluyum ama tekil olanı lanetlediğimiz bir dünyanın, çoğul olmaya zorlanmış beden yığınlarına tahammülüm azalıyor. Sadece terse adım atmaya çalışırken yediğimiz tokatın etkisiyle fark etmeye başladığımız bireysel hastalığımız, kıssadan hisse olarak damarlarımıza verilirse, biraz olsun iyi niyete tahammülüm artar diye düşünüyorum. Zira karşımdaki bütüne, paramparça olacakmış gibi bakıp kalıntıları arasında canlı aramak fazlaca zaman alıyor. Gece uyumadan önce bugün neler yaptım sorgusuna girenler varsa yazdıklarımı okumaya devam etsin, diğerleri asılı kaldığınız hava da karnını şişirmeyi mesele sayabilir. Bize karanlıkta görünen ve ne tür bir döngünün parçası olduğunu asla kavrayamadığımız sıkıntılar ile canımızı sıkmayı başarıyor olmamız sadece nedenlerle kısıtlanamaz. Nefrete buladığımız ve her saniye terk edip gitmeye dilendiğimiz ego parçacıklarının üstüne diken niyetine oturuyoruz. Birisi dışarıdan elini uzatsa bulaşık zihnin, dengesiz hallerini müzikle tıkayabiliyoruz. Ama siyaha adanan ve tavana bakarak aldığın karaların kaç tanesi açtığın avuçlarında gezinip dudağına ulaşıyor hesapladın mı? Sanırım aramızda utanmaz olan yok! Biraz sınır, neyin arkasında durduğumuzu göstermese ömrümüz vicdanın altında geçecek. Madem bedenimize karanlıkta dönüyoruz, gün boyu kaptırdığımız ve kapıldığımız şeylerin listesini yapsak ne kadar deli oluruz? Çözümsüz insan kusurlarına bizi alıştıran kendimiz değilsek çok fazla düşman var demektir. Geceler neye çare bilinmez ama gökyüzüne bakanlara boy aynası olduğu kesin..



19 Eylül 2011

Adam Asmaca


Günler geçtikçe artan özgürlüğüme yeni evim de eklenince neşeli günler beni bekliyor diye seviniyordum ki girdiğim buhranların arasından zor kurtardım kendimi. Özgürlük derken yanlış anlaşılmasın. Bedeni beyinle karıştırıp düşündüğünü yapabilme yetisini özürlük olarak tanımlıyorum bu aralar. İnsan merkeze aldığında kendini deniz feneri gibi dikiliyor istekleri karşısına. Nereyi aydınlattığını görmeden ve aslında zayıf cesaretinin kaybolmasına izin vermeden sadece seyrediyorsun kendini. Her şeyin ilk adımdan ibaret olduğunu söyleyenler, ne kadar büyük bir yalana hizmet ettiklerinin farkında değiller. Düzenden çıkardığında hayatını ne yöne saptığının önemi yok. Beynin bilinçsizce komplo teorileri üretiyor kendini siper ettiğin büyümemiş saplantılarına. Bunun içinde oyun oynamaktan mutlu ve bir o kadar da deli ruh haline sahipseniz daha derin nefes almaya başlıyorsunuz. Sıkılınca birleştirdiğin dudaklarınla kocaman cümleler kurup, şaşırınca da geriye bakıp bir daha dönmeyeceğine yemin ediyorsun. Senin sokulduğun ve soktuğun yerden çıkamama gibi bir olasılığın yok ne de olsa..

Yerden yüksekliğimi ölçmeden bir elim cebimde düşme korkusuyla oynuyorum. Tamam çok derinlere indikçe karışıyorum ama  sabitini bulamamış biri olarak asla kendimi asmıyorum. Bir taşın altında ya da omuzuma dokunan bir elin şaşkınlığı arasında gelip gidiyor iyi niyetim. Kendimi model olarak sunduğum görseller, zıtlık yarışındalar adeta. Sorgulamadan gündeme aldığım ve yargılayıp hayatımdan çıkarmadığım onca şey var ki artık ortalığı toplamanın vakti geldi de geçiyor. Ayrıntılara olan bağımlılığımı dizginlediğimde şeffaf bedenleri parçalamaya başlayacağım. Benim gerçekle işim bitmek üzere, çemberi büyütmekle daraltmak arasında ki tek fark korkularım. Oysa senelerdir onların üzerinde yaşıyorum. Bu aralar sırtını dönüp gitmek ve gökyüzüne bakıp sırıtarak motivasyon depolamak modaya, sürüye karışıp tasalardan kurtulalım. Şimdi hep beraber derin bir nefes alıp istemediğimiz her şeye küselim. Kim bilir belki evrenle aramızı düzeltiriz..


İyi geceler.

6 Eylül 2011

Müzik Notları: Ne Dinliyor?-1


Lissie
Signer-songwriter, indie folk

Album: Catching a Tiger

Sahne ismi olarak Lissie ile bilinen Lissie Maurus (21 Kasım 1982 doğumlu), amerikalı bir folk rock sanatçısı. Dokuz yaşında Annie müzikalinde başrol oynayarak müziğe erken yaşta adım attı. Lise yıllarını bir sürü olumsuz olaylarla karşılaşan Lissie, Colorado State Üniversitesi’nde iki yıl geçirdi. Bu süreç içerisinde şehrin müzik altyapısını çok iyi kullanarak bir çok müzisyenle tanıştı. O dönem Amerika’nın gözde dizileri The OC, Veronica Mars, Wildfire gibi dizilerde “All My Life” şarkısının kullanılmasıyla yavaş yavaş göze çarpmaya başlayan Lissie, 2008 yılında myspace yüklediği şarkıları dinleyen Lenny Kravitz, onu Love Revolution Tour’ın açılışına davet etti. Daha sonra aynı yıl içinde DJ Morgan ile beraber yazdıkları “The Longest Road” şarkısı, Billboard Hot Dance Club listesine girmeyi başardı. 2009 yılında Band of Horses grubundan Bill Reynolds tarafından hazırlanan “Why you runnin” albümünde yer aldı. 2010 yılının başında Sony Music UK Columbia Records ile anlaşma imzalayan Lissie, o yıl ilk albümü “Catching a Tiger” yayımladı. Albümün ilk single ı “In Sleep”, Q dergisi tarafından “Track of The Day” ödülünü kazandı. Bu ödülle beraber İngiltere piyasasında ismini duyurmaya başlayan Lissie, ikinci single ı “When I’m Alone”, iTunes UK tarafından yılın en iyi şarkısı seçildi. Albümünde yer alan “Little Lovin”, FX’de yayınlanan Justified dizisinin 2. Sezon promosyonunda kullanıldı. Şimdilerde 2011 sonunda çıkartacağı yeni albümü “Fallen Empires” kayıtlarına devam etmekte.

Lissie’i daha da yakından tanımak isteyenler http://www.spinner.com/2010/03/03/sxsw-2010-lissie/ bu adresten verdiği röportajı okuyabilirler.



Dub FX
Beatbox, dub, reggae

Album: Everything A Ripple

Gerçek adı Benjamin Stanford olan Dub FX, Avustraylya’nın Melbourne şehrinde büyümüş dünya çapında bir sokak sanatçısı. Yaptığı müzik Avustralya sınırlarını zorlamaya başlayınca rotasını Avrupa’ya çevirir. İlk başlarda kendini Twitch adlı bir grubun içinde bulsa da, sokaktaki özgürlüğü ve olağanüstü yeteneği ona kendi yolunda gitmesi gerektiğini söylüyordu. Nitekim onu bu derece ünlü olmasını sağlayan, efekt pedalları yardımıyla sesini ve eşsiz yaratıcılığını kullanarak canlı müzik yapması oldu. Onu dinlerken müziğinde sokaktan gelen asiliğin ve özürlüğün izlerini fark edebilirsiniz.

Avrupa’daki ilk durağı Standford gezisi sırasında tanıştığı Shophana Sadia (şimdilerde nişanlısı) ile beraber göçebe hayatına devam eden Dub FX, dinleyicileri ile ilk buluşmasını Manchester de yapar. Performansları Sadia tarafından CD’lere kaydedilip konserleri sırasında satışa sunuluyordu. Özellikle “Everythinks A Ripple”,”Flow and Wanderin Love” ve “Time Will Tell” şarkıları bu sayede sokaklarda ününün artmasına yardımcı oldu. 2010 yılına geldiğimizde Dub FX, Melbourne merkezli müzik yapımcısı Sirius ile beraber çalışarak “A Crossworlds” adında 17 parçalık bir albüm hazırladı. Aynı yılın sonunda Dub FX ilk stüdyo albümü olan Everythink A Ripple’ı bitirdi. Albümdeki bütün sesleri Roland effects ve loop pedal kullanarak kendisi üreten Dub FX, bir bakıma kişisel resitalini bizlere sunmuş oldu.

22 Ağustos 2011

Kir


Hangi güzelliğin sonuna saklandığını bilmiyorum ya da neyi benden daha fazla hak ettiğini. Aslına bakarsan şu saatten sonra umrumda da değil. Sinyalini verip yanımdan hızlıca geçen hayatın peşine takılacak kadar yakıtım var. Gittiğim yerden terk edildiğim şehre kadar santim başına düşen acıların üstünden geçiyorum. Her şeyin arkasına kirlettiğim düşüncelerimi yapıştırdım bile. Bitmek bilmeyen isteklerimi, her zaman daha fazlasına esir eden gelgitlerime ruhsal hal demeye zorlanıyorum alçak bir boyacı yüzünden. Somut değerleri isimsiz anmaya gayret ediyorum. Bir çoğu bedenime sürünen geçici sıvılardan daha anlamlı değil. Bıraktıkları lekeleri sıra dönüştüren temiz yüzlü izlenimlere inat daha fazla kirli gözükmek istiyorum. Sayısını bilmediğim gerçek arkadaşlarımın gözlerine ama gözlerinden en derinlerine çıplak çıplak bakabilmeyi istiyorum. Toplum beni daha fazla sindirmeden, kendi kamburuma basıp eğrinin doğru yüzünü doğurmak istiyorum. Bana hitap edileni değil, sırtımı döndüğüm geçmişin hatrına, yüzüme vuran rüzgarın izlerini geri istiyorum. Her gece ayrı bir kaçış planına gözlerim yorgun düşerken, her sabah, neşeli uyanmaya niyetli orospu yeminleri dudağımdan döküyorum..

Kendime dönük oturdum bu gece,
içsek iyi olmaz mı?

15 Ağustos 2011

Arka Bahçe


Neresinden dokunabilirim bilmiyorum. Süreç içerisinde önceliklerimizi kasaba meydanına dönüştüren ve etrafına kurdukları gölün ölüm sessizliğinde, kendimizi beklenen sona hazırlayan hallerimiz hiç gerçekçi gelmiyor bana. Daha çok seçme özgürlüğünü kullanan zihinle sırdaş kalbimiz. Duvarlar arasına yerleştirdiği huzuru bulamıyor bir başkasında. Zaman geçtikçe o kadar engel koyuyorlar ki etrafına fark edilmeden içine kadar sızıyor karanlık. Kemiriyor, daraltıyor ama gözünün önüne yerleştirdiği pencereden asla hissettirmiyor. Tercihlerle ilerleyen daha doğrusu yer değiştiren bir hayatımız var. Hikaye, isteyip de elde ettiğimiz ve zihnimize önemini her gün kodladığımız bir olay ile başlıyor. Gücün, farkın ve en önemlisi hayatın içine daldığımızda, doğuştan depresif solunumumuzu bir kenara bırakıyoruz. Seçimle beslenen ve kendi döngüsünü motive eden ortak zihniyete sahip olduğumuz için hemen seçenekler yaratıyoruz kafamızda. Çevre seslere kapatılan ve sadece formaliteye dönüştürülen arkadaş nasihalarını kolayca umursamayıp karar anını, sabırsızlığımızı zorlayarak kendi önümüze koyuyoruz. Kabusunu gördüğümüz kaçan trenin arkasından koşamayacak kadar alternatif ve yıkık  bir ruha sahip olduğumuz için gürleyen başarımızın sesine gidiyoruz. Bir kaç müsvetteye karalanmış ünlemli cümleler ya da masaüstüne yerleştirilmiş gülümseten bir fotoğrafa sığdırılmış motivasyonla, sırtımızı arkaya yaslarız ve o ilk anı hafızamıza kazıyarak sonlandırırız tek kişilik gösterimizi..

Belli bir süre yarattığımız boşluğun ve her geçen gün daha da gölgede kalan başarımızın rahatsızlıyla, geçici asosyal krizler yaşamaya başlarız. 30 unda kendi mezarımıza uzanacakmış gibi bakarız, aldırış etmemeye programlı egomuza. Sonunda elimizde kalacak olan alçağa bilinçsizce sarılma sendromu, kollarımızı geçici bedenlere bırakır. Düşünmeyi geride bıraktığımızda ve başka bir kalp bulduğumuzda sesini duyama bileceğimiz, zamanın fazlalıklarından kabuğuna dönerek uzaklaşmaya başlar beden. Canını yakana duyduğun saygıyı, güçlü olmaya çalışan çocuğun, sütle kandırılması kadar saf cümlelere emanet ettiğinden, başka gürültülere kapalıdır kulakların. Alışkanlık ve acı eşiğini geçtiğinde hissizleşen, rutinleşen bakışlarımızı saklamaya başlarız. Hep ona kırıştırdığımız göz altı çizgilerimiz de aslında düşerken işlediğimiz korkuya aittir. Zamanlamalar ve kaçışlar konusunda usta olup çıktığımız, kimsenin bizi sorgulamasına izin dahi vermediğimiz, geçmişi unutup geleceği endişe etmeden yaşamaya programladığımız kum taneleri, akıp gider. Arada sırada sahile vurur gözden kaçanlar. Temiz bir sayfaya yıllanmış kurşun kalemle bırakılan izler, gün batımında göz yaşlarımızın üzerine bırakılsa da, arka bahçemiz her zaman hayata bir adım uzaklıktadır..

Gün gelir dönmeye başlayan başımıza, artmaya başlayan pişmanlığımıza sığınarak geçici istek patlamaları yaşayıp, ayar tutmayan radyoda sesimizi duymaya başlarız. Kelimeleri yan yana koyup bir şeylerin yaklaştığını ve her gecenin geriye dönemeyecek kadar karanlık olmaya başladığını fark ederiz. Ve bir sabah uyandığımızda uyuşan ayak parmaklarının yavaş yavaş açılmasını beklerken ve perdenin arasında sızan güneşin seni ne kadar kızdırdığını düşünürken, tüm bedenine yayılmış hastalığın, kafanı gömdüğün yerden filizlenmeye başladığını fark edersin. Sanki bir geceden bir sabaha ve sadece derin bir nefese bağlıymış gibi geçerken incelersin o çizgiyi. Güzele uyandığın gün, güneş hep içerden doğarmış..


İyi Geceler..

20 Temmuz 2011

Devam Ediyor

Her şeyi başlatacak bir cümle ararken aylarca “ne”leri göremeyip “nasıl”ların sorularına cevap bulmaya çalışırken daha fazla istediğim ve ya çoğul halden teke düşürmeye uğraştığım ihtiyaçlarımın kalanına da derman olamayınca bünye sinirli bir şekilde pes etti. Uzun uzun zamanlar ayırdığım ve büyük bir bölümünde yalanlar söylediğim çarpık iletişimlerimin sonunda beni getirdiği noktada derinlerde kimsenin kalmamış olması tek güzel haber. Ne kadar bedensel bir yürüyüş herkesin dönemsel vurguları arasında  olsa da kendine sen demeye başlayınca adımlar yönlerini değiştiriyor. Çok seviyeli dediğin onlarca düşüncenin arkasına saklamış sana hikaye anlatan canlıya bağlılığını bütün gücüyle koruyan iyilik sarhoşluğunun, sabah uyandığında gülmeyen yarına felçli gibi bakmana neden oluyor. Her ne kadar soyut her şeyden beslenen bünyemizi fiziki şartlara oturttuğumuz gerçeğini umursamaz takılsak da, başımızı eğip sesini dinlemeye başladığımız kalp atışları bizi kurtarmaya gelebiliyor. Unutmamak lazım..
Bunların hepsi geride kaldıysa biraz da yeni yeni şeylerden bahsetmek lazım. Kişisel olarak tatmin olmamı sağlayan en büyük etkenler bir tanesi, düzenli hayatın arasına sıkıştırdığım alışkanlıklar. Bunun kontrolünü elime aldığımda, sınırlarını kendim belirdiğim bahçemde oturduğumda huzurumu, aşıp gittiğimde ise heyecanı hissedebiliyorum. Nitekim İstanbul temposuna dikiş tutturduktan sonra söküklerle mutluluğunuzu katlayabileceğiniz bir şehir. İçindeysen ne mutlu sana.. Ritüelim ne olursa olsun ait olduğum ortamın dinamik olması beni tetikliyor. Motivasyonumu yüzeysel olarak çevremdeki her şeyden sıyırıp önüme koyduğumda daha çok “aslında” ile başlayan cümle kuruyorum. Bu da iyi bir şey..
Benim gibi ailelerinin son ve ya tek çocuğu olanlar en büyük özlemi hep küçük bir kardeş olmuştur. Biz büyürken anlatılanları bizimde birilerine anlatabilmeyi hep istemişizdir. Tek çocuk olanlara çözüm yolu anne ya da baba olmak gibi gözüküyor fakat son çocuk olanların abla ya da abi çocuklarıyla bu özlemi giderme şansı var. İtiraf ediyorum ablam ve abim evlenirken aklımda en büyük soru bunlar ne zaman çocuk sahibi olurdu. Sonunda ablam hasretime son verip beni dayılıkla şereflendirdi. Şimdiden bir sürü hayal arasından en güzelini seçip dakikalarımı ona bakarak geçirmeye başlamam, hayatımdaki bebek odası gibi oldu. Teşekkürler..




Keyifli günler..


5 Temmuz 2011

Küçük Şehirler


Küçük diye burun kıvırdığımız, bol önyargılı şehirlerimiz varya. Aslında onlar sessizliğin birer başkenti. Ne kadar kavimler göçü gibi zihinsel isteklerimize, fiziksel şartlar ekleyip yaşanılası şehirleri koca koca sürülerin içinden seçsek de, geri geri ürkerek adım atmaya başladığımızda sırtımıza değen iş şey, küçük şehirler oluyor. Ruhuna, temposuna, büyüklüğüne ve gizemine büyülendiğimiz şehirlerde nefes aldıkça rahatlayan, nefes verdikçe daha çok sıkıntı üreten bünyemiz, her zaman kendi yolunu bulmaya çalışmıştır. Şimdi senin ellerinde biriktirdiklerin ve başkasına dokunduğunda kirlettiklerin daha çok içerden bakmana yardımcı oluyorsa, çok geçmeden hatırladıklarınla yorulmaya başlayacaksın. Daha ucuza mutlu olabilecek seçeneklere sahibinden kelepir bir eşya gözüyle baktığında, dallarına bez parçalarını bağlamış oluyorsun. Ellerini açtığında ya da gözlerini kapadığında koyduğun engellerle zamana tutunuyorsun. Eşelediğinde daha derine, derini çarşaflara bulayıp ıslakttığında yastığını hep boşluğa hizmet ediyorsun.. Çok fazla önyargı var.

Şimdi küçük şehirde güneş batıyor. Nefeslere huzur bulaşmış, koyu bir ton şeciyor kendine gökyüzü. Karşı karşıya oturmak bile müthiş zevkli. Bir tür oyun, rüzgarın getirdiği sardunya kokusu. Nelerden eksik kaldığı bilememek, şüpheli travması. Her şeyin birazına tav olan ruh hali, düşerken dua eden insan dudakları sanki. İnatlaşmak her zaman bir seçenek, sıkıntıdan kaynaklanan.

Küçük şehirler, baktıkça büyüyen ufuk çizgisi.. Kimi zaman seni bölen kimi zaman kendine sen dedirtebilen sığınaklar. Çantada hayaller “ bir gün geri geleceğim” dedirten şehirler..



Hızımı alamadım

Related Posts with Thumbnails